RSS Feed

Tag Archives: Zürih

Manifesta 11: İNSAN PARA İÇİN NE YAPAR?

img_2676

Ağustos’un son haftası Zürih’e gittik. Zürcher Theatre Spektale’nin konuğu olarak Also No: Queer Art of Failure isimli performans serisini sergilemeye. Çok yorulduk ama çok eğlendik. Akşamları başarısız olacağımızı bildiğimiz bir performansa çıktık, gündüzleri ise Zürihliler gibi nehirlerde yüzdük, parklarda yattık ve Avrupa Çağdaş Sanat Bienali Manifesta’yı gezdik.

Zürih fevkalade bir şehir. İçinden akan nehirlerinde, nehirlerin kavuştuğu göllerinde yüzülüyor, gölleri uzaktan görünen Alpler çevreliyor, yemyeşil, tertemiz bir havası, harika bir ulaşım sistemi var. Ortak bir akıl şehri, içinden akarcasına hareket edebilmek ve boş boş durabilmek için ince ince tasarlamış. Hayat pırıl pırıl bir İsviçre saatinin kesinliğinde tıkır tıkır çalışıyor. Yürürken yorulunca gölgede bir bank, susayınca buz gibi tatlı suların aktığı bir çeşme beliriyor. Tramvaylar kapıları açıldığında hafifçe sağa doğru eğiliyor insanlar daha rahat inip binsin diye. Ve kısa bir süre sonra dengesizliğe, dalgalanıp durulmaya, yüksek kafalara çıkıp düşmeye alışık bünyelerimize afakanlar basıyor. Şehrin sinir bozucu temizliği kullanılmayan misafir odalarını, çimenlere sere serpe yayılmış sessiz kalabalıklar görünmeyen bir kameranın çektiği figüranları hatırlatmaya başlıyor. Burası toptan bir çocuk parkına ya da bir üniversite bahçesine ya da belki de en doğrusu bir film setine falan benziyor. Saçmalık yani.

Geçen kış buradayken ve sokaklar daha da tenhayken farkettiğimiz bir sorunun cevabını bu yaz rehavetinde de bulamıyoruz. Çalışan insanlar nerede? Bu büyüklükteki diğer şehirlerde iş çıkışında oluşmasına alıştığımız trafik niye yok? Diyelim bir takım toplu konutlardan vazgeçtik ama nasıl oluyor da şehir merkezinde hızla hareket eden beyaz yakalılara rastlamıyoruz?

Bu mühim soru bu seneki Manifesta’nın da konusuydu. What do people do for money? Her ne kadar Manifesta, bu sorunun cevabını sanatçıların para kazanmayla kurdukları illişkilere odaklanarak inceliyor olsa da, her tür metafordan uzak kalarak, birinci anlamıyla “İnsanlar para için ne yapıyor?” Zürih’in gerçek dışılığına yaklaşmak için sorulabilecek en can alıcı soru.

Manifesta tüm şehre yayılan büyük bir sergi, biz kafamızda bu soruyla ancak bir kısmını gezebildik. Sergi için her bir sanatçı kendi seçtiği bir profesyonelle eşleşiyor, onun mesleğine dair ürettiği sanat işinin bir bölümü bu işle ilgili bir mekanda bir bölümü de üç ana sergi mekanında sergileniyor. Ana mekanlar yerine uydu mekanları gezmeye çabuk karar verdik. İstanbul bienalinden deneyimliydik ve gezdiren sanatın, mekana özel yerleştirmenin bu tür etkinliklerin asıl cazibesini oluşturduklarını biliyorduk. Ne iş ne de mekan tek başına taşıyordu işin büyüsünü ve bu ikisinin çakışmasında oluşuyordu sanatın hası, aslı. Ayrıca eklemek gerekiyor ki ana mekanlara giriş paralı, iş yerlerine giriş ise parasız. Yani neyi göreceğimizin seçimi bir yere kadar para tarafından  belirlendi ve bu durumun ana temayla ilişkisini de aklımızda tutarak bir restauranta, bir kiliseye, lüks bir iç çamaşırı dükkanına, daha da lüks bir saat ve mücevher mağazasına, tren istasyonuna, bir otele, bir köpek kuaförüne ve Zürih Emniyet Müdürlüğü’ne gittik.

img_2526-2

Yolculuğumuza şehrin içinden akan nehrin göle kavuştuğu noktadaki Bellevue durağından başladık. Bu duraktaki Imbiss Riviera adlı restauratta Jon Arnold’ın Michelin yıldızlı şef Fabian Spiquel ile birlikte hazırladığı atıştırmalık menü sergileniyordu. Yani aslında sergileniyordu demek doğru değil bu sanat işi yememiz için tasarlanmıştı. Biz yiyemedik. Restaurant biraz gözümüzü korkuttu, para vermeden dolaşalım derken yüzlerce frankı oracıkta bırakabileceğimiz gerçeğiyle yüzleştik ve bir sonraki durağa ilerledik. Bu sonraki durak lafın gelişi değil gerçek, Limmat nehri kıyısını takip ettiğimizdeki ilk durak Helmhaus’taki Wasserkirche’de yani Su Kilisesi’nde Evgeny Antufiev’in papaz Martin Rüsch ile ölüm, ölümlülük ve anma üzerine yaptığı konuşmalar sonunda ortaya çıkan işleri sergileniyordu. Bir kilise sergi mekanı olarak kullanıldığında sanki yeni bir ikonografi ve dolayısıyla yeni bir din icat ediliyor. Bu yeni dinin ana motiflerini kelebekler ve çiçekler ana karakterlerinden birini ise kelebek avcısı Nobokov oluştuyordu. Bu, aslında son derece sade, Protestan kilisesi mihrabın arkasında yükselen Giocometti’nin vitraylarıyla renkleniyor, ve renkli camlardan süzülen ışık kilisenin duvarlarında sergilenen kelebekleri parlatıyor adeta canlandırıyor. Kelebekler en genelgeçer çağrışımlarla geçiciliği, ömrün kısalığını, metamorfozu hatırlatıyor. Tüm bunlar kelebeklerin kısa yaşamını sonlandıran ve biriktiren yazarın çabasını anlamsızlaştırıyor. Kiliselerde çarmıha gerili İsa ikonunu görmeye alışık olduğumuz yere yerleştirilmiş son derece görkemli kelebek ise ölümsüzlüğü başka bir şekilde düşünmeye sevkediyor bizi.

img_2503

Evgeny Antufiev, Eternal Garden

Kiliseden çıktıktan sonra Münsterbrücke’yi yani arkamızdaki Grossmünster ve Chagall’ın muhteşem vitraylarıyla ünlü Fraumünster’i bağlayan katedral köprüsünü yürüyerek nehrin karşı kıyısına geçtik. Biz geçerken nehirde sıra sıra Zürihliler, şişme yastıklarına dayanmış, kendilerini nehrin akışına bırakmışlardı. Bu şehirde yüzmek bile fazla emek sayılıyordu, akıntıya kendini bırakmak yetiyor da artıyordu bile. Geçen kış ilk defa gördüğümüz, Chagall’ın Fraumüster’i süsleyen vitrayları bir kez daha ziyaret etmeyi düşündürecek kadar kışkırtıcı ama vaktimiz az ve Manifesta’yı da merak ediyoruz, o yüzden dolambaçlı sokakları takip ederek Risque’e doğru yolumuza devam ettik.

Kiliseden hemen sonraki durağımızın Risque isimli fetiş iç çamaşırları satan iki katlı dükkan olması bizim tesadüf ettiğimiz bir ironi olmasa gerek, zira bu güzergahtaki birbirine en yakın iki noktasıydı bunlar Manifesta’nın. Yani küratör bu ironiyi öngörmüş olmalıydı. Sanatçı Andrea Eva Györi meslek olarak “seks eğitmeni”ni seçmiş, klinik seksolog Dr. Dania Schiftan’ın kurslarına katılmış, kadın orgazmı konusunda uzmanlaşan doktorun hastalarıyla konuşup, tüm bunlardan mastürbasyon fantezilerini temsil eden çizimler yaratmış. İşte bu çizimlerin beş tanesi son derece pahalı fetiş iç çamaşırları satan Risque’in çeşitli yerlerine yerleştirilmiş. Ne yalan söylemeli zaten bir dükkan olarak da gezmeyi çok isteyeceğimiz, lakin içindeki en ucuz şeye bile paramızın yetmeyeceği her halimizden belli olacağı için girmeye de çekinebileceğimiz türden bir dükkandı bu ve Györi’nin çizimlerine bakmaya ayırdığımız zaman ile fırsattan istifade satılan iç çamaşırı ve fetiş nesnelere ayırdığımız zaman bir hayli orantılı oldu. Renkli ve çocuksu estetiklerinin hem açık seçik içerikleriyle hem de birlikte sergilendikleri iç çamaşırlarıyla tezatı iyice belirginleşen bu çizimlerin yerleştirilmesindeki ilginç taraflardan biri, mekanın aynalı ama dar koridorları yüzünden bazılarının ancak karşısına yerleştikleri aynadan tam olarak görülebilmeleriydi. Böylelikle çizimler, aynasından iç çamaşırına kadar, sergiledikleri fantezilerin nesneleriyle sarmalanmış olarak geldi karşımıza.

img_2533

Andrea Eva Györi, Expedition in VibrationHighWay

Burdan çıkınca çok tatlı bir avluda, havuzun kenarındaki bir bankta oturup Sprüngli’den aldığımız rengarenk makaronları afiyetle yerken neredeyse bir Burberry gözlük çorlama fırsatına eriştik ve pas geçtik ama Manifesta’yla ilgili olmayan bu detayları paylaşamıyoruz. Yoksa “insan para için ne yapar sorusunun” bu detaylarla da ilgisi var mı aslında? Ya da hiç değilse gezdiren sanatın, sanat duraklarının aralarına neleri sıkıştırdığının?

Risque’in olduğu sokak şehrin en lüks alışveriş caddesi Bahnofstrasse’ye bağlanıyor. Lüks sıfatı sadece cadde boyunca sıralanan, dünyanın en pahalı markalarının ürünlerinin satıldığı şaşaalı dükkanlardan kaynaklanmıyor. Aynı zamanda söylenceye göre İsviçre bankalarının kasa daireleri, yani dünyanın serveti altın külçeleri formunda bu caddenin altında yatıyor. Yani lafın gelişi değil sahiden, dünyanın servetinin üzerinde yürüyerek varıyoruz bir sonraki durağımıza: kapısında cakalı üniformasıyla bir kapıcının beklediği mücevher ve saat dükkanı Les Ambassadeurs. Kapıcının saygıyla açtığı kapıdan geçerek dükkana adım attığımız anda yanımıza gelen kibar hanım Manifesta işinin alt katta olduğunu bildirdi bize. “Nasıl da anladılar Manifesta için geldiğimizi”…. diye şaşmadık tabii, pırlantalarla süslenmiş saatleri almaya gelmediğimiz ortadaydı. Alt katta nadide saatlerin tamirlerinin yapıldığı camlı atölyeler vardı ancak burada çalışan ustaları göremedik, atölyeler boştu.  Atölyeler alanının lobisine Jon Kessler’in “Dünya bir Guguklu Saattir” adlı işi yerleştirilmişti. Bu iş, dışı saat parçalarından ve led ekranlarda boy gösteren dijital guguk kuşlarından, içi ise kuş kanatlarından oluşan parça parça “zihni sinir” bir aletti. Tüm bu parçaların bir araya gelip yeni bir mekanizmayı hayata geçirdiklerini sandık başta ama sonra sadece “süs”ler olduklarını anladık. Zamanı göstermek gibi bir işlevi olan saatin, pırlantalı statü sembollerine dönüştürüldüğü atölyenin karşısında, işlevden azade kitsch düzeyinde bir gösteriş çakışmaktaydı. Dünya “kafayı yemişti”.

img_2556

Jon Kessler, The World is Cuckoo (Clock)

Burdan çıkınca tramvaya binip iki durak ilerdeki ana tren garına vardık. Bu devasa binanın Turist Bilgilendirme Merkezi’nde sergilenen Aslı Çavuşoğlu’nun işinin peşindeydik. Çavuşoğlu resim restoratörü Nicolas Boissonnas ile çalışarak ortaya çıkardığı bu çok katmanlı işinde, İsviçre manzaralarını ve kaçınılmaz olarak Alpler’i konu alan ucuz tabloları restore ettirerek güya kayıp kıta Mu’nun izini sürmüş ve küratör bu üç yağlıboyayı devasa ofisin en kitsch en turistik Zürih temsillerinin satıldığı rafların arasına adeta saklamıştı. Yolunu kaybetmek istemeyen turiste hizmet eden bu ofisin dekorasyonu, yolunu kaybetmemek için en sıradan, en bilindik ve en görünene sığınmak gerektiğini bangır bangır bağırırken, Çavuşoğlu eski tabloların görünmeyen katmanlarına ulaşabilen bir mesleğin sırlarına göz kırparak, her iki ulusun inşa sürecinde önemli yer tutan bu imgeleri arayışın nafileliği ile yeniden tesis etmişti.

img_2572

Aslı Çavuşoğlu, Muthoscapes

Zürih’in de ucuz bir caddesi varsa eğer bu Langstrasse. Langstrasse’nin merkezi konumu, fastfood lokantaları, yarı goth yarı fetiş yarı sahne kostümü denilebilecek kıyafetler satan dükkanları, küçük vitrinlerde sıkış tıkış sergilenen özenle taranmış perukları, karanlık ve izbe kulüpleri, bambaşka ırklara mensup gürültücü sakinleri, geceleri çarka çıkan seks işçileri ve öğle saatlerinde aldığı berbat, çiğ ve sert güneş ışıklarıyla solan renkleri pek tabii ki İstiklal Caddesi’ni ve Tarlabaşı’nı hatırlatıyor ve çok tanıdık geliyor bize. Bu uzun caddenin ortasındaki bir köşeye yerleşen Rothaus Hotel’de Teresa Margolles’in trans seks işçisi Sonja Victoria Vera Bohórquez ile tasarladığı poker oyunu sergilenecek..miş. Sergilenemiyor, zira Sonja’nın poker oynayacağı arkadaşlarından Karla işin hazırlık aşamasında öldürülmüş, bir diğer arkadaşı Jessica ise kimbilir hangi sebeple tutuklanmış ve şu anda Texas’da bir hapishanedeymiş. Otelin 104 numaralı odasına ulaşmak için ikinci kata çıkıyoruz ve ne yazık ki boş kalan bu odada arkadaşlarının Karla’nın ölümünü anlattıkları bir ses kaydını dinliyoruz, bir duvarda Karla’yı gösteren poster, yerde ise cinayet aletini temsilen bir beton parçası var. Yakalan(a)mayan katil Karla’nın kafasını ezmiş. Velhasıl Langstrasse’den asude Zürih’in yerleştiği madalyonun öbür yüzüne geçilebiliyor ve burada karşılaştığımız gerçeklikte göze ilk görünen, hasta çağımızı en hızla dile getirebilen trans cinayetleri oluyor.

img_2583

Teresa Margolles, Poker de Damas

Tabii bir de mülteciler. Geçen Kasım bu caddede salına salına yürürken yaşadıklarımızı hatırlayıverdik: Sirenleri son ses bağıran araç konvoyundan gerçekten çevik robocopvari polisler atladı, garipsediğimiz, her tür duygudan arınmış gayri insani net bir sesle yürüyenleri oraya buraya dağıtmaya ve caddeyi boşaltmaya başladılar. Muhtemelen Toma muadili dev bir kamyonun ön paneline gizlenmiş metal levhalar açıldı ve caddenin sağındaki ve solundaki binalara dayanarak yolu kestiler, biz hızla açılan bu levhaların arasından son anda geçerek kendimizi gideceğimiz yöne atabildik. Olaylar arkamızda kalınca ne olduğunu soruşturduk ve polisin bir grup mültecinin peşinde olduğunu öğrenmiş olduk. Eh, gövde gösterisi de bir performans sonuçta.

Marco Schmitt’in, Zürih Emniyet Müdürlüğü İletişim Dairesi Başkanı Dr. Reto Scherrer’le yaptığı işbirliği sonucunda ortaya çıkan, Emniyet Müdürlüğü binasında çekilen ve yine aynı mekanda sergilenen filminde rol alan beş polis ise, bambaşka bir ruh halinde resmedilmişlerdi. Filmde sanatçının oynadığı tekinsiz hatta kötücül uşak, filmin gösterildiği dev binanın silah koleksiyonunun sergilendiği salonunda beş polise bir yemek daveti veriyordu. Giderek çığrından çıkan bu sürreel hikayede yemek diye servis edilenler aslında playdough imiş, polis köpeklerinin kıçından çıkarılan coplar meğerse bongmuş, sonra bu bonglardan çekilen dumanla gerçeklik sisleniyor, özgürlükle güvenlik arasındaki sınır bulanıyor, binanın bodrumunda bir kara delik açılıyor ve maskara olan polisler bu kara delikte kayboluyorlar. Medeniyet, (ya da zenginlik?) gövde gösterisiyle yetinmeyip, sanat aşkına polisini maskara da edebilmek herhalde. Polisin gövde gösterileri, bu mesleğin para için ne yaptığını gizlemeye bile gerek duymadığını kanıtlarken, bu film de bize, otoritesinden emin polisin kendini ciddiye almaya ihtiyacı olmadığını ne de olsa ölüm kalım meselesini yaşayanın polis değil, polisten kaçma konumundakinin yaşadığını düşündürtüyor.

fullsizerender

Marco Schmitt, Xterminating Badges

İşini ciddiye almak demişken, gezdiğimiz tüm mekanların içinde işini en ciddiye alan gönüllü Manifesta görevlisi Emniyet Müdürlüğü’ndekiydi. Girmeden önce loop olarak dönen filmin bitmesine 10 dakika kaldığını dolayısıyla 10 dakika beklersek filmi başından yakalayabileceğimizi söyledi ki loop’un aslında doğasına aykırı olsa da, dediğini dinledik. Beklerken bize ana mekana gidip gitmediğimizi sordu, sadece uyduları gezdiğimizi öğrenince hayıflandı: ana mekanda bu videoyu anlamızı kolaylaştıracak bilgiler varmış. Çıkışta da “kafanız karıştı değil mi?” dedi. Sürreal filmlerin amacının kafa bulandırmak olduğunu, sandığı kadar yani “bu da ne şimdi?” düzeyinde bir kafa karışıklığı da yaşamadığımızı anlatmadık ama ertesi gün ana mekana da gitme şansı yakalayınca, ana mekan ile uydu mekan arasındaki ilişkiyi tüm hevesine karşın yanlış yorumladığına karar verdik bu para için bu işi yapmadığı her halinden belli görevlinin.

Taa İsviçrelerde son derece Türk işi bir durumun içinde bulmasaydık kendimizi, bizim için Manifesta bu noktada bitmiş olacaktı: lakin meğer Manifesta’da çalışan hatırlı bir tanıdığımız varmış, “yahu söylesenize ben sizi sokayım parasız” deyince, bu teklifi geri çevirmek olmaz dedik ve bu kez İstanbul Queer Art Collective’in tüm üyeleri hep birlikte Lövenbrakunst’a doğru yola çıktık. Manifesta posterini görünce ana binayı bulduk sandık ama meğer bu da uydu mekanlardan biriymiş: tam da kollektifimize uygun saçmalıkta bir işin kopek kuaförlüğünün mekanı. Diğer uydu mekanların aksine aslında bu iş için kullanılmayan bir mekanın, bir galerinin içi köpek kuaförüne dönüştürülmüş ve belli saatlerde işin icra edildiği performanslar yapılmaktaymış. Dünyada böyle bir iş olduğundan haberiniz olmasa bile, Zürih sokaklarında bir gün dolaşmak bu mesleğin farkına varmanızı sağlıyor zira Zürih’in köpekleri inanılmaz bakımlı ve süslüler: ilk başta bilmediğiniz köpek cinsleriyle karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, kısa sürede anlıyorsunuz ki bu köpeklerin hepsi kuaförden yeni çıkmışlar, hem de sahipleri hayatta kuaföre gitmemiş gibi gözükseler bile. İşte bu noktada “insan para için ne yapar sorusu” dünyanın altınının üzerine oturan Zürih’te, “insan parasıyla ne yapar?” sorusuna da evriliyor ister istemez, “elin parası insana neler yaptırır?” değilse bile.

img_2612

İstanbul Queer Art Collective köpek kuaföründe.

Lövenbrakunst’un kapısında, tıpkı gece klübü kapılarında olduğu gibi damga basıyorlar elimize: siyah bir M harfi. Ve diyorlar ki: “Yansımalar Pavilyonu hariç tüm mekanlara bunu göstererek girebilirsiniz”. Vakti zamanında zinacıların kırmızı harf ile yaftalanması gibi, biletsiz bedavacılar da siyah harf ile damgalanıyorlar ama nedense damga da bir tür statü göstergesi sayılıyor. Gerçi bu yağmurlu Zürih gününde, bu harfin bizi her mekana sokacak kadar kalıcı olabileceğini sanmak zor. Neyse ki bizim bu heyula gibi mekan dışında bir yere gidecek vaktimiz de yok. Antrepolara, hangarlara, eski fabrikalara falan alışığız tabii ama bu mekanın büyüklüğünü anlatmanın tek yolu tam 101 kişilik bir asansörü olduğunu belirtmekten geçiyor sanırım. Bir yandan Manifesta için yapılmış yeni işler, diğer yandan bu işlerin tarihi arkaplanını oluşturan paralel bir sergi akıyor. Mekan büyük zaman az olduğundan biz tarihi es geçmeye karar veriyoruz. Eh ne de olsa serde sanatçılık olduğu kadar akademisyenlik de var. Önceliği ise, zaten uyduda gördüğümüz işlerin buradaki parçalarına veriyoruz.

Lakin bir kaç yeni iş de gözümüze takılıyor bu dev mekanda iş peşinde koşarken. Misal bir Spa’nın kurucusu ve yöneticisi olan Oscar Trot ile mütalaaları sonucunda sanatçı Jon Rafman’ın yarattığı karanlık oda, göz tırmalayan beyaz duvarların içinden kendine doğru çekiyor bizi. İçeride spalara layık bir şezlonga uzanıp üç tarafın ekranlarla çevrelenmişken huzur verici görüntülerin aniden dehşetengiz imgelere dönüşmesini izlemek mümkün. Rafman spa’lardaki huzur ortamının en az bilgisayar oyunları kadar sanal olduğuna karar verip bu iki sanallığı iç içe geçirmeye karar vermiş. Ama asıl etkileyici olan odanın sağına soluna dağılmış heykeller. Karanlıkta spa’da masaj, peeling vs gibi aktiviteler için masalara yatmış müşteriler gibi de algılanabilecek bu heykeller aslen birbirini yutan, böylelikle hemhal olan hayvanlardan oluşuyor. Mitik imgelemle kuşkusuz tüketim toplumuna da laf ediyor Rafman ama heykellerin bıraktığı etki, sıradan bir toplum eleştirisinden çok daha arkaik ve bize İstanbul Bianel’inde Büyük Ada’da denize yerleştirilen Adrian Villar Rojas’ın heykellerini anımsatıyor.

img_2626

Jon Rafman

Mekanın iki ayrı asansöründen çıkılan iki ayrı üçüncü katı olduğunu anlayamadığımız için yanlışlıkla vardığımız bir işle ise epi topu bir kaç saniye ilgilenebiliyoruz ama üzerimizde bıraktığı etki neredeyse tüm diğer işleri gölgede bırakıyor. Asansörden çıkar çıkmaz girilen yine heyula gibi bir salonda ilk bakışta sıra sıra dizili yüzlerce gri renkte blok var. Blokların sona erdiği kapıdan alabildiğine uzak bir yerde de bir ekran gözüküyor ama ekrana varmaya teşebbüs bile etmiyoruz zira kesif, kaldırılması zor ve alışılması namümkün bir koku geliyor bu gri bloklardan: bok kokusu. Nitekim Mike Bouchet’in bu işinin, Zürih’in bir günlük kanalizasyon atığından yapıldığını öğreniyoruz. Manifesta’nın ana temasına iki ayrı uçtan temas ediyor bu fiziksel olarak da çarpıcı iş: para kazanmak için yapılanlar arasında kanalizasyon işçiliği de var ne de olsa ve kazanılan paralarla tüketilenlerden arta kalanları da olduğu gibi getiriyor karşımıza. Zürih’in bokunun bile düzenli olduğu izlenimini verdiği için, sahiden de şehri temsil edebiliyor ayrıca. Bir yandan da Freud’un bilinçdışında bokun parayı temsil ettiğini söylediğini hatırlarsak, Bouchet’in işi bu şehre de, Manifesta’nın konusuna da cuk oturuyor.

img_2634

Mike Bouchet, The Zurich Load

Ve asıl aradığımızı bulduğumuzda çocuklar gibi seviniyoruz: daha önce videosunu izlediğimiz işin propları, dekorları sergileniyor zira: Polis videosunda köpeğin kıçına sokulan leopar desenli cop, köpeğin heykeli, etrafında polislerin dört döndüğü üzerinde kara deliğin açıldığı beton blok, kilden yemeklerle polislerin yaptığı heykellerin dökme versiyonları daha neler neler. Bu nesneleri önceden görmüş olsaydık, kapıdaki görevlinin iddia ettiği gibi uydu sergideki filmi daha iyi anlamış olmayacaktık, ama daha önceden videoyu görmüş olmak, Hollywood stüdyolarını gezip sevdikleri filmlerin setlerine, dekorlarına bakanların, hatta filmlerin oyuncaklarını, kıyafetlerini alanlarınkine akraba bir haz veriyor bize. Nitekim hemen kara delikli beton blokun etrafında, filmde gördüğümüz polisler gibi dönmeye başlıyoruz.

İççamaşırı dükkanında fetişlerin arasında fetiş konumunda serpiştirilen çizimlerin yüksek tavanlı ve alabildiğine uzun duvarları milim yer bırakmamacasına kapladığını görünce, konu edindikleri mastürbasyon fantezilerinin ne kadar çok, ne kadar çeşitli olduğunu duyumsayabiliyoruz belki ama her birinin ne kadar biricik, sahibi için ne kadar olmazsa olmaz sayıldığını butikteki yerleştirmede çoktan fark etmiş olduğumuza da seviniyoruz, yoksa burada nicelik oradan demlediğimiz niteliği ezip geçecekti.

img_2665

Duvardan duvara fantezi

Lakin iş Aslı Çavuşoğlu’nun tablolarına geldiğinde, bu mekanda hiç yer almasalardı daha iyiydi sonucuna varıyoruz. Beyaz duvarlara yan yana dizilen, restorasyonu “normal”de hak etmeyecek bu resimler, evet belki “normal”de beyaz duvarlarda sergilenmeyeceklerdi de  ama, turizm bürosunun kaybolmadan gezmeye dolayısıyla kitsch ile yetinmeye endeksli arkaplanında, Kayıp Mu kıtasının peşine düşmenin anlamını nasıl ortaya çıkaracaklardı. Son tahlilde “beyaz kutu” müzeler de, turistlerin kaybolmamak adına gezdikleri yerlerden değil de ne?

img_2682

Beyaz kutuda Kayıp Mu

Son kararımız: Uydu sergiler olmasa ana mekanların hiç değeri kalmaz ama ana mekanlar olmasa da, uydu sergiler tek başlarına şehre dağılarak değerli bir sanat deneyimi yaratıyorlar.

Bizim meslek dediğimize İngilizce’de “profession” deniyor ve kelime profesyonel ile aynı köke sahip yani bir meslek, gerçekten de “para için yapılan iş” demek. Oysa meslek denildiğinde artık kastedilen daha ziyade, merdiven basamaklarını çıkacağın, yükseleceğin bir tür yol. Bu öyle bir yol ki gelecekteki yükselmenin yüzü suyu hürmetine baştan para kazanmadan çalışmayı göze almak hatta eğitim öğretim adı altında önden bir hayli para harcamak da neredeyse elzem. Yani “para kazanmak için yaptıklarımız” eğer meslekse, “gelecekteki bir parayı kazanmak için şimdi parasız, hatta üste para vererek yaptıklarımız”ı da içeriyor.

Zürih’te bulunma gerekçemizin doğrudan parayla ilişkisi olduğunu söylemekse güç, emek veriyorduk, başkalarının işinin, hatta dev bir işin parçasıydık ama buna bir iş, ya da bir meslek denebilir miydi? Manifesta’nın sorusu bağlamında bakarsak mevzuya, cevap hali belirgindi aslında: biz bu işi para kazanmak için yapmıyorduk. Ayrıca performansımızın adı da teması da başarısızlıktı, bu açıdan bakıldığında gelecekte çıkılacak basamaklara yatırım yaptığımızı düşünmek de kolay değildi. Zaten hayranı ve takipçisi olduğumuz avandgart akımlar, sanatı meslek olarak görmeyi reddediyordu. Öte yandan buraya bizi çağıran organizasyon ulaşımdan kalacak yere, yemeğimizden vize paramıza kadar her masrafımızı karşılıyordu. Lakin bu karşılamayı bir kazanç saymak mümkün müydü? Orada veya burada, şu veya bu şekilde kazandığımız parayı yurtdışında Manifesta gezmeye pekala harcayabilecek kafada insanlarız sonuçta, dolayısıyla “insan para için ne yapar” sorusunun muhatabıyız, masraflarımızın karşılandığı ama para almadığımız bir sanat işi için geldiğimiz Zürih’te.

Ama işte Zürih herşeyiyle bu mevzuları kendimiz üzerinden düşünmenin “ucuzluk” olacağını hissettiriyor insana, ‘zenginin malı züğürdün çenesini yorar’dan öteye gidemiyor kendi durumumuz, yaşadığımız ülkenin standartlarına göre zenginlik sayılacak bir ziyaret yapıyor olsak bile. Zürih’in steril zenginliği karşısında bize, bok yemek düşüyor. Ya da belki biz bu sterilliğin sınır dışı edilmeye teşne bokuyuz, demek daha doğru. Zira buranın sınırları içinde bok bile düzenli, bok bile sanat.

Son tahlilde “insan para için ne yapar” sorusunun peşinden gittiğimiz Manifesta’dan çıkarken aklımızdaki soru şuna dönüşmüş oluyor: Buralarda, bu insanlar, paralarıyla bunları yapabilsin diye, dünyanın geri kalanı neler neler yapmak zorunda kalıyor?

img_2661

Teresa Margolles, Poker de Damas