RSS Feed

Tag Archives: Türkiye Pavyonu

Venedik Bienali 1 / Çın, Cevdet Erek

IMG_4681

Çın, Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali

Türkiye pavyonu Bahçeler’de değil de Arsenal’in avlusundaki iki katlı bir binanın üst katındaki devasa dikdörgen bir salonda kurulmuş. Amerika’lı sanatçı Mark Bradford ya da İngiliz sanatçı Phyllida Barlow’un düzenlediği pavyonlardakilere benzer bir şekilde, iş, içine yerleştiği büyük salonu neredeyse tamamen kaplıyor. Gördüğüm iki katlı bina yüksekliğinde, kalaslarla ve demirlerle oluşturulmuş dikdörgen bir konstrüksiyon ve bu yapının içine girmeden evvel sanki sınırlarını anlamak istercesine çevresinde bıraktığı dar koridoru turlamaya niyetleniyorum. Sağa dönüp yürümeye başlıyorum. 8-10 adım sonra dikdörtgenin yapının uzun kenarı bitiyor. Koridor yapının arka cephesi ve salonun kısa kenarına  yerleştirilmiş, ana işten bağımsız, bir kaç basamaklı bir tribün arasında kalan açıklığa varıyor. Bu açıklığa geldiğimde giriş kapısının çevresine kümelenmiş fotoğraf çekmeye çalışan ekibin gürültüsünü de arkamda bırakmış olduğum için bir takım sesler duymaya başlıyorum. Basit ritmik yapıların iç içe geçmesiyle oluşan örüntüler bunlar. İşin içine nereden girebileceğimi arıyorum. Çünkü sesler gerçekten çok güzeller ve onlara yaklaşmak, nereden geldiklerini bulmak istiyorum. Kısa bir müddet, salonun içine dağılmış ses kaynaklarından geldiklerini zannediyorum ancak kulağım zihnimden çok daha çabucak anlıyor ve bir imaj gönderiyor bana. Bu imajda sesler zannettiğim gibi ayrı yönlerden gelip mekanın çeşitli yerlerinde kesişip düğümlenmiyorlar, yukarda, kafamın solunda bir yerlerden iplikçikler gibi uzanıp havayı, yaz esintisi altında kıpraşan bir deniz gibi dalgalandırıyorlar. İçimde sabırsızlanan barbarı farkediyorum sonra. “Giriş yolunu aramayalım, şurdan maymun gibi tırmanıverelim yukarı” diyor. Barbarı dinlemiyorum. Sola dönüp dikdörtgenin diğer kenarına geldiğimde, kafesli tellerin arasından konstrüksiyonun içini, tribün basamaklarını, bana dönmüş beyaz dikdörtgen hoparlörleri ve içerde dolanan iki kişiyi görüyorum. Çok rahatlıyorum doğrusu, ben de içeri girebileceğim.

Tekrar başladığım noktaya geliyorum. Bu kez salona ilk girdiğimde her nasılsa farketmediğim soldaki rampayı görüyorum. Bu rampadan yürüyerek konstrüksiyonun içinde dolaşmak, hoparlörlerin önündeki balkona çıkmak, basamaklardan aşağı inerek ortadaki boşluğa ulaşmak mümkün. Fakat hoparlörlere ulaştığımda o balkonda baya oyalanıyorum. Zira her birinden ayrı bir ses geliyor ben de kulağımı yaklaştırıp tek tek her birini dinliyorum. Çoğu perküsyon, bir kısmı çok büyük ihtimalle Cevdet’in kendi sesiyle kaydettiği cümleler ve bir gitar. Sonra seslerin birinden diğerine geçmek için kafamı her oynatışımla bu cümleleri birbirine bağladığımı farkediyorum. İşte o noktada insan daha büyük adımlarla sıçramaya, kafasını aşağı yukarı sallamaya, pozisyonunun en ufak değişikliğiyle oluşturduğu müziği devam ettirmeye çalışıyor ve basbayağı dans ediyor.

“Ya ya ya” ları “şa şa şa” ları “ bir ülkeyi temsil eden bir bireyi” ve hepsiyle karışan oynak ritimleri dinledikçe bu tuhaf, derme çatma mekana gittikçe ısınıyorum. Sonuçta Türkiye pavyonundayım ve tıpkı Türkiye’de olduğu gibi bir inşaat alanının içindeyim. Dinlediklerim, İstanbul’un bilmem kaç tepesinde yükselen gecekondu apartmanlarının mozaik cephesinin sessel karşılığı. Gerçekten de Türkiye’yi bir inşaat olarak temsil etmekten daha isabetli ne olabilir diye düşünüyorum.

Sonra da diyorum ki kendi kendime, kulak verince, zaman verince, dinleyince, seslerin birbirine karışmasına izin verince, seslerin birbirine karışmasından keyif alınca, dans edince, ancak dans edince, bu işte mahsus boş bırakılmış sahneyi dolduracağız and everything is going to be fine.

Tekrar rampayı geri yürüyüp, başladığım noktaya dönüyorum üçüncü kez ve Cevdet’le karşılaşıyoruz. Bu işle ilgili, bienaldeki diğer işlerle ilgili, bienalde olmayan diğer işlerle ilgili, 20 küsur sene önce Rumelihisarı’nda nasıl tanıştığımızla ilgili konuşuyoruz. “En üst kattaki hoparlörlere boyum yetişmedi, ordaki sesleri kaçırdım” diye hayıflanıyorum. “Onlar boş zaten, belki zaman içinde onlara da birşeyler eklerim” diyor. Sonra bana hala gözümden kaçmış bir detay gösteriyor. Hoparlörlerin olduğu balkonun altı boş bırakılmış, bu da giriş kapısından dümdüz yürüyüp yedi sekiz adımda diğer salona geçmeyi mümkün kılıyor. Gerçekten de konuştuğumuz müddette, etraflarında dönen dünyayla ilgilenmeden bu koridoru yürüyüp kaybolan sergi gezerler görüyorum. Türkiye’nin debdebeli rüküşlüğünü fersah fersah aşan bu mütevazi dokunuşa ayrıca hayran kalıyorum.

Screen Shot 2017-06-23 at 17.04.55

Rota 01

 

Reloaded / Rota 02:

Türkiye pavyonuna adımımı atar atmaz Cevdet’i görüyorum, pavyonun aydınlık kısmının kısa kenarları boyunca uzanan tribünün basamaklarında oturmuş salata yiyor. Önüme çıkan rampa marifetiyle yanına varıyor, basamaklara çömelip sohbete dalıyorum. Bilmediğin takdirde, pavyonu bulmanın kolay olmadığından söz ediyorum. Cevdet çoğu izleyicinin nasıl pavyonun farkına bile varmadan koridordan geçip gittiğini anlatıyor. Ben zaten bu kalabalıkta çoğu izleyicinin, çoğu şeyi atladığını, işlerin bir çoğunun tekrar tekrar deneyimlenmeyi gerektirdiğini söylüyorum. Laf umutsuz bir ideal izleme konumuna varmadan, vaktimi sanatçıyla konuşmak yerine sanat işiyle geçirmeye karar veriyorum ama sanatçının yönlendirmesine uyarak doğrudan karşımdaki boşluğa ve basamaklara doğru gidiyorum. Cevdet boşluktaki hilal biçimli tahta parçasını, sadece seyircilerin bu alana girebileceklerini anlamaları için koyduklarını söylüyor, son olarak.

Boşluğun ortasına geldiğimde belli belirsiz sesler duyuyorum. Birisi bana “çık, çık, çık” diyor, beni önümdeki basamaklara çıkmaya teşvik ediyor adeta. Ama aklıma bambaşka bir çağrışımla geliyor bu ses: sevgili arkadaşım Baran’ın ruhen düşük hissedenlere, depresyona meyledenlere, bunalıma düşecesiye görünenlere “çık, çık, çık, çık” demesini. Son tahlilde yükselmeye davet sayarak çıkıyorum merdivenleri ama aslında “çık çık” sesinin bir olumsuzlama, onaylamama anlamı olduğunu da ancak sonradan hatırlıyorum. Olumsuzlayan “çık çık” biraz daha yavaş, sanki sesler arasında daha uzun esler var, dilini damağında şaklatan, parmağını da bu ritme uygun olumsuzladığının burnuna doğru sallayan bir ses, olumsuz “çık”. Oysa bu duyduğum “çık”ta acele etmeye kışkırtan, sabırsız bir hal var. Hızlı, kısa el çırpmaları eşliğinde, “hadi bakalım” dercesine. Herhalde tribünle de birleşince bu ses ve tavır bana Gezi zamanı forumlarındaki sessiz alkış işaretinin, zihindeki karşılığı gibi de geliveriyor bir an için.

Tüm bunlar çağrışadursun epi topu bir kaç basamak tırmanıp hoparlör olduklarını varsaydığım ama hoparlör deyince sesi yükselten ve yayan bir nesne akla geldiğinden, bunlar ise volumü yükseltmeden sesi de ince çizgilerden daha öteye yaymamayı başardıklarından ne diyeceğimi de bilemediğim beyaz kalın şeritlerin üst üste dizilmesiyle elektrikli kalorifer dilimlerini de andıran ses kaynaklarına varıyorum. O zaman duyduğumun “çık çık” değil “ya şa” olduğuna kanat getiriyorum. Gözümün önünde bir çok ses kaynağı varken, neden tek bir ses olduğunu düşünüyorum, neden bu tek sesin uzaktayken bir şey, yakındayken başka bir şey olarak duyulduğuna vehmediyorum da, kayıtlı sesin ben çıkana kadar değişip başka bir şey olduğunu düşünmüyorum, gerçekten bilmiyorum. Halbuki varsaymadıklarım sesle ilişkime dair daha tanıdık olana denk düşüyorlar. Belli ki alışık olmadığım bir işitsel deneyimin içindeyim ve otomatikman zihnim alışık olmadık sonuçlara meylediyor. Tabii tribünler ile “ya ya ya şa şa şa” sesleri birleşince birden ortam daha ziyade bir stadyumu andırıyor, derby maçlarıyla, diploma törenleriyle, eski 19 Mayıs kutlamalarıyla her tür kullanımıyla stadyum.

Oysa ancak mekanın öte tarafına ses kaynaklarının arkasına, aradaki koridorun ötesine geçip, o ana kadar durduğum boşluk ve tribünün ayna görüntüsüne geçtiğimde anlıyorum ki, stadyumların bazı meşum kullanımlarını hiç de düşünmemişim demin. Bu simetrik alanın camlarına bir filtre konmuş, dolayısıyla mekan loş ve tel örgülerle birleşen bu karanlık, insanda toplama kampı etkisi yaratıyor. Stadyumların toplu tutuklamaların geçici hapishaneleri olabildiğini, bir ses işinde olduğumuz için mi bilmem Victor Hara’nın feci öyküsünü falan da hatırlıyorum bu tarafta. Ama aydınlık tarafta Gezi forumlarını düşünmüş olduğumdan, bu karanlık tarafta da şu geliyor aklıma: Gezi basılıp dağıtıldıktan sonra oradaki tüm çadırlar, eşyalar vs. toplanıp o zaman inşaat halinde olan Beşiktaş Stadyumu’na yığılmıştı. Uzun süre öylece durdular, bir süre sonra tamamının üstüne bir branda serildi görünmez oldular, sonra inşaat mı yuttu onları, ne oldu bilmiyorum. Her gün stadın yanından Dolmabahçe tüneline giren bir otobüs”e bindiğimden, bir süre Gezi çadırlarının stadyumdaki son demlerine tanık oldum ama sosyal medyada falan da kimsenin çadırların stadyuma konulduğundan söz ettiğini hatırlamıyorum. İlahi Cevdet “çın” işin sayesinde Gezi’nin kulaklarını çınlattım.

2017-06-23-PHOTO-00000032

Çın, Katalog

Advertisements