RSS Feed

Tag Archives: Salon

I Love You / Melati Suryodarmo / Salon

Imminent Crash by Tuna Erdem

Imminent Crash by Tuna Erdem

Arter’deki Göçebe Bakış sergisinin açılışına gidiyoruz. Açılışları pek sevdiğimizden değil de, bu güne mahsus 3 performans sahneleneceğinden. Malum performansları izleyebilmek için o anda orada olmak gerekiyor. Ocak ayına kadar açık kalacak sergi ise daha bekleyebilir. Müthiş sıcak geçen bir yazın alışkanlıklarını üzerimizden atamamışken bizi gafil avlayan bir yağmur altında Salon’a koşuyoruz. Erken gittiğimizi sanıyoruz oysa performans başlamış bile. Mekan zifiri karanlık, sadece performansın yapıldığı alan ölgün kırmızı bir ışıkla aydınlanıyor, bir de performansın yegane gerçek tanığı kameranın ekranı, çevresini aydınlatmayan bir parlaklıkla gözümüzü alıyor. Hiçbir şekilde nereye gitmemiz gerektiğini, oturacak yer olup olmadığını, bir adım sonra birilerine çarpıp çarpmayacağımızı anlayamıyoruz. Başak Doğa Temur bize “birazdan gözünüz alışacak” diyor. Orada dikilmeye devam ettiğimizi görünce de, bizi elimizden tutup duvar dibine sıralanmış sandalyelere yöneltiyor. Kör olduk, yardıma muhtaç olduk, velhasıl performansla ilgili ilk deneyimimiz kendi eksikliklerimize dair oldu.

Bu performansın adı I Love You / Seni Seviyorum. Karşımızdaki sanatçı Melani Suryodarmo, kendinden büyük kalın cam bir levhayı adım adım sürüklerken, sık ama düzensiz aralıklarla “I Love You” diyecek. Şimdi saat öğleden sonra 4 ve akşam 9’a kadar yani tam 5 saat boyunca bunu yapacak.

Performans sanatının izleyiciye yabancı, anlamsız, gereksiz gelme riski yüksek. Seyretmeye değer bulmamak bir yana, neden yapıldığını anlayamamak ve bir çırpıda saçma deyip geçmek mümkün. Çok şükür bizim hayatta yapacağımız çok anlamlı işlerimiz yok, başıboş savrulurken bir performans izleyebilme lüksümüz var. Oturup izledik ve ister istemez düşündük. Neden bunu yapıyor?

ı love you 2

İnsan düşünürken önceden bildiklerine çekiliyor. Böylelikle bunun bir “endurance performance” yani “dayanıklılık performansı” olduğunu tespit ettik. Performans bir dayanıklılık denemesi olduğunda sanatın sporla akrabalaştığı bir yere varıyoruz adeta ve insanoğlunun nelere kadir olduğunu, iradeyle bedene neler yaptırabildiğini izliyoruz. Ama sporda olduğu gibi ne doğuştan gelen bir yatkınlık, ne de disiplinli bir hazırlık dönemi gerekiyor. Nitekim bu işin piri Marina Abramovic prova yapmamayı kuralları arasına koyuyor. Yani dayanma gücünü devşireceği, “yapabilirim” diyen iradeyi bulması gerekiyor kişinin, o kadar.

Velhasıl ilk olarak irade, inat ve kararlılığı görüyoruz. Ancak yine de seyretmekle anlaşılacak bir deneyim değil bu: ne zorlukta birşey izliyoruz? Bir tur verse, şu camla bir dolaşsak daha iyi anlayacağız. Tabii ki saatler sürünce zorlaşacak ama baştan ne kadar zor bu camı taşımak. Kenarlarının keskinliği, ağırlığı, dengeleme zorluğu ne kadar, nereye kadar? Kırılma ihtimali mi daha yüksek, yoksa kesme ihtimali mi? Risk ne? Jeanette Winterson’ın Tutku isimli romanında defalarca tekrarladığı gibi: neyi riske ettiğin neye değer verdiğini gösteriyor zira.

Ve dinliyoruz: I love you, I love you, I love you… Bu kadar çok tekrar edildiğinde herhangi bir cümle gibi bunun da anlamını yitirme, bir ses yığınına dönüşme riski oracıkta bekliyor. Bu riske rağmen, anlamsızlık çukuruna düşmüyor Suryodarmo, bizi de düşürmüyor. Her pozisyonla birlikte yinelenen I love you her seferinde başka bir anlama bürünüyor. Nefes nefese, iniltiyle, fısıltıyla ağızdan dökülen melodiler değişiyor. Teslimiyeti, soruyu, deklarasyonu, çaresizliği, bıkkınlığı, yılgınlığı, yorgunluğu, hevesi, heyecanı, boşunalığı, beklentiyi, ümidi, karşılığı ve karşılıksızlığı birbiri ardına sıralıyor. Ne zaman söyleneceği bir düzene ve kurala bağlanmamış, her seferinde başka duyguların hükmünde de olsa, sahici cümleler duyuyoruz.

Ama sevdiği kim? Kime söyleniyor bu cümleler? Bize? Kendine? Uzaklardaki bir sevgiliye? Elbette üzerimize alınıyoruz, zira havada salınan bu ses son tahlilde insanın daima duymak isteyeceği bir cümleyi taşıyor bize. Elbette kendine söylüyor, sonuçta bu camla birlikte sürüklediği aslında belli belirsiz yansıması da. Elbette bunları duymasalar bile geçmişte ya da uzaklardaki sevgililer burada, bu cümleyi gerçekleştiren hislerin kaynağındalar.

İzliyoruz, dinliyoruz. Biz imgelerin ışık hızıyla ardarda önümüzden geçip gitmesine, dikkatimizi çekmek için yarışmalarına alışığız. Seslerin birbirine dolaştığı gürültü yumağına kulaklarımızı kapamaya alışığız. Oysa imgeler ve sesler yoğunlar, enine boyuna bakıldıklarında açılan gül goncaları gibi renkler yayabilir, tekrar tekrar dinlendiklerinde soğan kabukları gibi kat kat anlamları ortaya serilebilir. Bu performansın yavaşlığı, hızlı ama kırılgan hayatımızda yakalayamadığımız dayanıklılığa eriştiriyor bizi. İmgenin ve sesin minimal farklılıkla tekrarlanmasına kapılınca, algımızın çözünürlüğünü artıyor adeta.

Karşımızdaki imgeyi dilersek beş saat görmeye devam edebileceğimiz bilgisi zamanı yavaşlatıyor. Yavaşlayan zaman cümleyi kendimize, sanatçıya, ve diğer sevgililere bağladığını düşündüğümüz mesafeyi derinleştiriyor. Bu mesafe imgenin ve sesin tüm sembolik, metaforik ve alegorik anlamlarının yeşerebileceği bir zemine dönüşüyor. Zihnimize üşüşüyorlar: sırtında taşıdığın, görünmese de hayatla arana giren bir paravan gibi aşk, bir an bırakamadığın boyundan büyük bir sorun gibi aşk, sen bırakmak istesen de yakanı bırakmayan, ordan oraya sürüklemek zorunda olduğun, hayatını zorlaştıran bir yük gibi aşk, her an tuzla buz olabilecek, kırıldığında seni kesebilecek, hayatına kastedebilecek aşk.

Happy Together, İlyas Odman-Çağlar Yiğitoğulları

Happy Together, İlyas Odman-Çağlar Yiğitoğulları

Ve performans devam ediyor. Bu kez, aynı mekanda iki sene önce izlediğimiz bir başka performansı hatırlıyoruz: İlyas Odman ve Çağlar Yiğitoğulları’nın küpelerinden birbirlerine bağlı, Happy Together filminin müzikleri eşliğinde yaptıkları dansı. Birbirlerine benzetiyoruz bu performansları. İkisi de aşkı ve kişinin hareket kabiliyetini kısıtlayan bağımlılığı anlatıyorlar. Ama aralarındaki tek benzerlik bu değil.

Ve performans devam ediyor. Suryodarmo diz çöküyor, kalkıyor, sendeliyor, dengesini buluyor, camı itiyor, çekiyor, altına giriyor, karnında tutuyor, yere yatıp yorgan gibi üzerine çekiyor, başını dayıyor, memelerine yaslıyor, sırtıyla, omzuyla, ayalarıyla, ayaklarıyla, bedeninin tümüyle ve tüm parçalarıyla camı taşıyor. Meşakkat dolu bu deneyim sesin ve imgelerin uçuculuğundan, geçiciliğinden, metaforların ve simgelerin şiirselliğinden çok daha yakın ve çok daha gerçek. Aslında gözümüzün önünde cereyan eden aşkın soyut değil, somut ve bedensel bir olgu olarak sahnelenmesi. Algımız soyuttan somuta döndüğünde arzunun nesnesinin de bizden, sanatçıdan ve sevgililerden çok önce, bizzat bu cam kütle olduğunu idrak ediyoruz. Ellerinin terinden, saçının yağından, yanağının izinden kirlenen camı hırkasının kollarıyla temizlemeye çalışırkenki çaresiz ama şefkatli halini görüyoruz. Bu derece yakın bir ilişkiden sonra sevmemek, kendi parçan adlettikten sonra “sevmiyorum” demek ne mümkün. Bizi izlemeye sevkeden de camın kırılma ihtimali, oracıkta bekleyen heyecan.

İzlemeye devam ettikçe bizzat “kırılganlık” kavramı üzerine de bir durup düşünüyoruz. Cam kırılgan elbette ama kırılgan denince akla gelen ince, narin, dayanıksız gibi sıfatları çağırmayan bir kırılganlık bu. İnce değil ağır, narin değil heyula gibi ve sandığımızdan bir hayli daha dayanıklı bir malzeme var karşımızda. Sanki kırılganlığın sembolik ve soyut anlamlarını, gözümüzün önünde gördüğümüz kırılgan nesnenin somutluğuna çarpıp, kalıp algıları tuzla buz etmemiz bekleniyor. Bu açıdan bakıldığında, cam kütlesi nasıl ki kırılganlığın kültürel çağrışımlarına ayak diriyorsa, bu kütleyi sırtlanan performansçının bedeni de aynı çağrışımlara direniyor. Öyle ya, karşımızda bir kadın, hem de uzakdoğulu bir kadın var. Yani ataerkil ve oryantalist genelgeçer algılara göre, “kırılgan” bir beden. Üstelik kadınsılıkla özdeşeleşen “kırılganlık”, fiziksel güçten ve dayanıklılıktan yoksunluğu olduğu kadar, kolay alınanı, duyguları tarafından kolayca yaralananı da imliyor. Ama işte bu anlamıyla kırılganlığı da bulamıyoruz karşımızdaki imgede. Hiçbir biçimde narin, çıtı pıtı bir beden değil, hem ağır, hem de ağırlığı olan bir beden bu. Ama sanılmasın ki bu nedenle “erkeksi”: hatırı sayılır göğüslerinin ağırlığına katkısı bir yana, ayaklarında minik ince topuklarıyla da “kadınsı” olanın imgelerini taşıyor, cam kütleyle beraber. Öte yandan duygusal kırılganlığın tüm anlamlarını altüst ediyor karşımızda. İnatla “seni seviyorum” diyen bu bedenin duyguların pençesinde olmadığını iddia etmek mümkün değil ama işte tam da bu duyguların altında kalmıyor, pes etmiyor, yaralanmıyor, kesilmiyor, kırılmıyor.

ı love you 4

Bir performansın ve her performansın güzelliği biricik olmasından kaynaklanıyor. Performanslar zamanın geçiciliğiyle, akıcılığıyla, şimdiden geçmişe dönüşen ve bir daha ele geçirilemeyecek anlarla buluşturuyor bizi. Ezberin, kısayolların, öğrenmenin kolaycılığı yerine her seferinde yeniden, bir kez daha, tekrar tekrar, yeni anlamlara açık olmayı gerektiriyor. Ve performans bu ve bunun gibi klişelere tutunmamızı anlamsızlaştırıyor.

Bir noktada dışarı çıktık, yağmur dinmiş şimdilik. Arter’e yürüdük. Kalabalığın arasında görebildiğimiz kadarıyla işlere şöyle bir baktık. Acıktık. Gölge’ye gidip yemek yedik. Geri döndük ve bir performans daha izledik. Yağmur şiddetlendi sağanağa döndü. Galerinin girişine bırakılmış şemsiyelerden birini alıp kapı önünde bir sigara içtim. Tekrar galeriye girip ilkokul sıralarına oturduk. Sıraların ahşap yüzeylerindeki kabartmaları resim kağıtlarına geçirdik renkli kalemlerle. Üç buzdolabının kapaklarını açtık, kapadık, herbirinin içine yerleştirilmiş yiyecekleri inceledik dikkatle. Yuvarlak bir masada tüm kuralları yamulmuş bir masa tenisi maçı yaptık. Çok güldük. Bir performans daha izledik. Zaman geçti. Ve tüm bunlar olurken biliyorduk ki Melani Suryodarmo birkaç yüz metre ileride camını sürüklüyor ve I love you demeye devam ediyor.

5 saat süreceği ilan edilmiş, herhangi bir anında dahil olabileceğimiz performans, anların birbirine eklenmesiyle uzayan tuhaf bir kalıcılık kazanmış, paralel bir evren, açık bir parantez gibi asılı kalmıştı. Başka bir yerlerde ne yapılıyor olduğunu bilmenin, o kesinliğin, zamanı parçalayabilen kudretli bir çağrısı vardı. Birimiz bu çağrıya kulak verdi ve performansa geri döndü, diğerimiz bir başka galerideki bir konseri dinlemeye doğru yürüdü. Bir parantez kapandı. Bir parantez kapanmadı.

Photo from Melati Suryodarmo's website

Photo from Melati Suryodarmo’s website