RSS Feed

Tag Archives: performance art

I Love You / Melati Suryodarmo / Salon

Imminent Crash by Tuna Erdem

Imminent Crash by Tuna Erdem

Arter’deki Göçebe Bakış sergisinin açılışına gidiyoruz. Açılışları pek sevdiğimizden değil de, bu güne mahsus 3 performans sahneleneceğinden. Malum performansları izleyebilmek için o anda orada olmak gerekiyor. Ocak ayına kadar açık kalacak sergi ise daha bekleyebilir. Müthiş sıcak geçen bir yazın alışkanlıklarını üzerimizden atamamışken bizi gafil avlayan bir yağmur altında Salon’a koşuyoruz. Erken gittiğimizi sanıyoruz oysa performans başlamış bile. Mekan zifiri karanlık, sadece performansın yapıldığı alan ölgün kırmızı bir ışıkla aydınlanıyor, bir de performansın yegane gerçek tanığı kameranın ekranı, çevresini aydınlatmayan bir parlaklıkla gözümüzü alıyor. Hiçbir şekilde nereye gitmemiz gerektiğini, oturacak yer olup olmadığını, bir adım sonra birilerine çarpıp çarpmayacağımızı anlayamıyoruz. Başak Doğa Temur bize “birazdan gözünüz alışacak” diyor. Orada dikilmeye devam ettiğimizi görünce de, bizi elimizden tutup duvar dibine sıralanmış sandalyelere yöneltiyor. Kör olduk, yardıma muhtaç olduk, velhasıl performansla ilgili ilk deneyimimiz kendi eksikliklerimize dair oldu.

Bu performansın adı I Love You / Seni Seviyorum. Karşımızdaki sanatçı Melani Suryodarmo, kendinden büyük kalın cam bir levhayı adım adım sürüklerken, sık ama düzensiz aralıklarla “I Love You” diyecek. Şimdi saat öğleden sonra 4 ve akşam 9’a kadar yani tam 5 saat boyunca bunu yapacak.

Performans sanatının izleyiciye yabancı, anlamsız, gereksiz gelme riski yüksek. Seyretmeye değer bulmamak bir yana, neden yapıldığını anlayamamak ve bir çırpıda saçma deyip geçmek mümkün. Çok şükür bizim hayatta yapacağımız çok anlamlı işlerimiz yok, başıboş savrulurken bir performans izleyebilme lüksümüz var. Oturup izledik ve ister istemez düşündük. Neden bunu yapıyor?

ı love you 2

İnsan düşünürken önceden bildiklerine çekiliyor. Böylelikle bunun bir “endurance performance” yani “dayanıklılık performansı” olduğunu tespit ettik. Performans bir dayanıklılık denemesi olduğunda sanatın sporla akrabalaştığı bir yere varıyoruz adeta ve insanoğlunun nelere kadir olduğunu, iradeyle bedene neler yaptırabildiğini izliyoruz. Ama sporda olduğu gibi ne doğuştan gelen bir yatkınlık, ne de disiplinli bir hazırlık dönemi gerekiyor. Nitekim bu işin piri Marina Abramovic prova yapmamayı kuralları arasına koyuyor. Yani dayanma gücünü devşireceği, “yapabilirim” diyen iradeyi bulması gerekiyor kişinin, o kadar.

Velhasıl ilk olarak irade, inat ve kararlılığı görüyoruz. Ancak yine de seyretmekle anlaşılacak bir deneyim değil bu: ne zorlukta birşey izliyoruz? Bir tur verse, şu camla bir dolaşsak daha iyi anlayacağız. Tabii ki saatler sürünce zorlaşacak ama baştan ne kadar zor bu camı taşımak. Kenarlarının keskinliği, ağırlığı, dengeleme zorluğu ne kadar, nereye kadar? Kırılma ihtimali mi daha yüksek, yoksa kesme ihtimali mi? Risk ne? Jeanette Winterson’ın Tutku isimli romanında defalarca tekrarladığı gibi: neyi riske ettiğin neye değer verdiğini gösteriyor zira.

Ve dinliyoruz: I love you, I love you, I love you… Bu kadar çok tekrar edildiğinde herhangi bir cümle gibi bunun da anlamını yitirme, bir ses yığınına dönüşme riski oracıkta bekliyor. Bu riske rağmen, anlamsızlık çukuruna düşmüyor Suryodarmo, bizi de düşürmüyor. Her pozisyonla birlikte yinelenen I love you her seferinde başka bir anlama bürünüyor. Nefes nefese, iniltiyle, fısıltıyla ağızdan dökülen melodiler değişiyor. Teslimiyeti, soruyu, deklarasyonu, çaresizliği, bıkkınlığı, yılgınlığı, yorgunluğu, hevesi, heyecanı, boşunalığı, beklentiyi, ümidi, karşılığı ve karşılıksızlığı birbiri ardına sıralıyor. Ne zaman söyleneceği bir düzene ve kurala bağlanmamış, her seferinde başka duyguların hükmünde de olsa, sahici cümleler duyuyoruz.

Ama sevdiği kim? Kime söyleniyor bu cümleler? Bize? Kendine? Uzaklardaki bir sevgiliye? Elbette üzerimize alınıyoruz, zira havada salınan bu ses son tahlilde insanın daima duymak isteyeceği bir cümleyi taşıyor bize. Elbette kendine söylüyor, sonuçta bu camla birlikte sürüklediği aslında belli belirsiz yansıması da. Elbette bunları duymasalar bile geçmişte ya da uzaklardaki sevgililer burada, bu cümleyi gerçekleştiren hislerin kaynağındalar.

İzliyoruz, dinliyoruz. Biz imgelerin ışık hızıyla ardarda önümüzden geçip gitmesine, dikkatimizi çekmek için yarışmalarına alışığız. Seslerin birbirine dolaştığı gürültü yumağına kulaklarımızı kapamaya alışığız. Oysa imgeler ve sesler yoğunlar, enine boyuna bakıldıklarında açılan gül goncaları gibi renkler yayabilir, tekrar tekrar dinlendiklerinde soğan kabukları gibi kat kat anlamları ortaya serilebilir. Bu performansın yavaşlığı, hızlı ama kırılgan hayatımızda yakalayamadığımız dayanıklılığa eriştiriyor bizi. İmgenin ve sesin minimal farklılıkla tekrarlanmasına kapılınca, algımızın çözünürlüğünü artıyor adeta.

Karşımızdaki imgeyi dilersek beş saat görmeye devam edebileceğimiz bilgisi zamanı yavaşlatıyor. Yavaşlayan zaman cümleyi kendimize, sanatçıya, ve diğer sevgililere bağladığını düşündüğümüz mesafeyi derinleştiriyor. Bu mesafe imgenin ve sesin tüm sembolik, metaforik ve alegorik anlamlarının yeşerebileceği bir zemine dönüşüyor. Zihnimize üşüşüyorlar: sırtında taşıdığın, görünmese de hayatla arana giren bir paravan gibi aşk, bir an bırakamadığın boyundan büyük bir sorun gibi aşk, sen bırakmak istesen de yakanı bırakmayan, ordan oraya sürüklemek zorunda olduğun, hayatını zorlaştıran bir yük gibi aşk, her an tuzla buz olabilecek, kırıldığında seni kesebilecek, hayatına kastedebilecek aşk.

Happy Together, İlyas Odman-Çağlar Yiğitoğulları

Happy Together, İlyas Odman-Çağlar Yiğitoğulları

Ve performans devam ediyor. Bu kez, aynı mekanda iki sene önce izlediğimiz bir başka performansı hatırlıyoruz: İlyas Odman ve Çağlar Yiğitoğulları’nın küpelerinden birbirlerine bağlı, Happy Together filminin müzikleri eşliğinde yaptıkları dansı. Birbirlerine benzetiyoruz bu performansları. İkisi de aşkı ve kişinin hareket kabiliyetini kısıtlayan bağımlılığı anlatıyorlar. Ama aralarındaki tek benzerlik bu değil.

Ve performans devam ediyor. Suryodarmo diz çöküyor, kalkıyor, sendeliyor, dengesini buluyor, camı itiyor, çekiyor, altına giriyor, karnında tutuyor, yere yatıp yorgan gibi üzerine çekiyor, başını dayıyor, memelerine yaslıyor, sırtıyla, omzuyla, ayalarıyla, ayaklarıyla, bedeninin tümüyle ve tüm parçalarıyla camı taşıyor. Meşakkat dolu bu deneyim sesin ve imgelerin uçuculuğundan, geçiciliğinden, metaforların ve simgelerin şiirselliğinden çok daha yakın ve çok daha gerçek. Aslında gözümüzün önünde cereyan eden aşkın soyut değil, somut ve bedensel bir olgu olarak sahnelenmesi. Algımız soyuttan somuta döndüğünde arzunun nesnesinin de bizden, sanatçıdan ve sevgililerden çok önce, bizzat bu cam kütle olduğunu idrak ediyoruz. Ellerinin terinden, saçının yağından, yanağının izinden kirlenen camı hırkasının kollarıyla temizlemeye çalışırkenki çaresiz ama şefkatli halini görüyoruz. Bu derece yakın bir ilişkiden sonra sevmemek, kendi parçan adlettikten sonra “sevmiyorum” demek ne mümkün. Bizi izlemeye sevkeden de camın kırılma ihtimali, oracıkta bekleyen heyecan.

İzlemeye devam ettikçe bizzat “kırılganlık” kavramı üzerine de bir durup düşünüyoruz. Cam kırılgan elbette ama kırılgan denince akla gelen ince, narin, dayanıksız gibi sıfatları çağırmayan bir kırılganlık bu. İnce değil ağır, narin değil heyula gibi ve sandığımızdan bir hayli daha dayanıklı bir malzeme var karşımızda. Sanki kırılganlığın sembolik ve soyut anlamlarını, gözümüzün önünde gördüğümüz kırılgan nesnenin somutluğuna çarpıp, kalıp algıları tuzla buz etmemiz bekleniyor. Bu açıdan bakıldığında, cam kütlesi nasıl ki kırılganlığın kültürel çağrışımlarına ayak diriyorsa, bu kütleyi sırtlanan performansçının bedeni de aynı çağrışımlara direniyor. Öyle ya, karşımızda bir kadın, hem de uzakdoğulu bir kadın var. Yani ataerkil ve oryantalist genelgeçer algılara göre, “kırılgan” bir beden. Üstelik kadınsılıkla özdeşeleşen “kırılganlık”, fiziksel güçten ve dayanıklılıktan yoksunluğu olduğu kadar, kolay alınanı, duyguları tarafından kolayca yaralananı da imliyor. Ama işte bu anlamıyla kırılganlığı da bulamıyoruz karşımızdaki imgede. Hiçbir biçimde narin, çıtı pıtı bir beden değil, hem ağır, hem de ağırlığı olan bir beden bu. Ama sanılmasın ki bu nedenle “erkeksi”: hatırı sayılır göğüslerinin ağırlığına katkısı bir yana, ayaklarında minik ince topuklarıyla da “kadınsı” olanın imgelerini taşıyor, cam kütleyle beraber. Öte yandan duygusal kırılganlığın tüm anlamlarını altüst ediyor karşımızda. İnatla “seni seviyorum” diyen bu bedenin duyguların pençesinde olmadığını iddia etmek mümkün değil ama işte tam da bu duyguların altında kalmıyor, pes etmiyor, yaralanmıyor, kesilmiyor, kırılmıyor.

ı love you 4

Bir performansın ve her performansın güzelliği biricik olmasından kaynaklanıyor. Performanslar zamanın geçiciliğiyle, akıcılığıyla, şimdiden geçmişe dönüşen ve bir daha ele geçirilemeyecek anlarla buluşturuyor bizi. Ezberin, kısayolların, öğrenmenin kolaycılığı yerine her seferinde yeniden, bir kez daha, tekrar tekrar, yeni anlamlara açık olmayı gerektiriyor. Ve performans bu ve bunun gibi klişelere tutunmamızı anlamsızlaştırıyor.

Bir noktada dışarı çıktık, yağmur dinmiş şimdilik. Arter’e yürüdük. Kalabalığın arasında görebildiğimiz kadarıyla işlere şöyle bir baktık. Acıktık. Gölge’ye gidip yemek yedik. Geri döndük ve bir performans daha izledik. Yağmur şiddetlendi sağanağa döndü. Galerinin girişine bırakılmış şemsiyelerden birini alıp kapı önünde bir sigara içtim. Tekrar galeriye girip ilkokul sıralarına oturduk. Sıraların ahşap yüzeylerindeki kabartmaları resim kağıtlarına geçirdik renkli kalemlerle. Üç buzdolabının kapaklarını açtık, kapadık, herbirinin içine yerleştirilmiş yiyecekleri inceledik dikkatle. Yuvarlak bir masada tüm kuralları yamulmuş bir masa tenisi maçı yaptık. Çok güldük. Bir performans daha izledik. Zaman geçti. Ve tüm bunlar olurken biliyorduk ki Melani Suryodarmo birkaç yüz metre ileride camını sürüklüyor ve I love you demeye devam ediyor.

5 saat süreceği ilan edilmiş, herhangi bir anında dahil olabileceğimiz performans, anların birbirine eklenmesiyle uzayan tuhaf bir kalıcılık kazanmış, paralel bir evren, açık bir parantez gibi asılı kalmıştı. Başka bir yerlerde ne yapılıyor olduğunu bilmenin, o kesinliğin, zamanı parçalayabilen kudretli bir çağrısı vardı. Birimiz bu çağrıya kulak verdi ve performansa geri döndü, diğerimiz bir başka galerideki bir konseri dinlemeye doğru yürüdü. Bir parantez kapandı. Bir parantez kapanmadı.

Photo from Melati Suryodarmo's website

Photo from Melati Suryodarmo’s website

AAA-AAA: Yoksa duyduğum sanat mı?

AAA-AAA Remake, fotoğraf: Leman Sevda Darıcıoğlu

AAA-AAA Remake, fotoğraf: Leman Sevda Darıcıoğlu

Dünyayı dinleyen insanın önünde bir başka alem açılıyor. İnsan bu aleme dalınca dikkat ettiği, önem verdiği noktalar değişiyor. Yine de dinleyen insanın başkalığının seslerden kaynakladığını düşünürsek yanılabiliriz. Sesler çok sihirli, çok anlaşılmaz, ya da çok mistik değildir, ama sesle kurulan ilişki değişirse insan da değişir. Hele duyduklarımıza değil gördüklerimize inanmamızı, dünyayı anlamanın, bilgiye ulaşmanın ve bilgiyi paylaşmanın illa ki görmekle kotarıldığını, zihinle gözler arasında neredeyse özel bir yol olduğunu iddia eden bir hayatta, kulakları faltaşı gibi açmak ve dinlemek, sadece dünyaya ilişkin yeni bilgilere ulaşmamızı sağlamaz, dünyanın neden böyle işlediğini ve böyle işlediği için neden dengemizin bozuk olduğunu da kavrayıveririz. Ortaçağda tüm duyularını az çok eşit kullanmayınca, insanın hastalanacağına inanılırmış. Bu eski bilgiye hak verebilir ve eski bir bilgiye hak verdiğimiz için de hayatın bize söylediği bir yalanı farkedebiliriz: mütemadiyen ilerlemiyoruz.

Seslerle sanat yapmanın tek yolunun müzik olduğuna inandığımız uzun bir süreden sonra, sesleri olduğu gibi saklamanın yolunu bulduk. Bu muazzam icat, yani ses kayıt teknolojileri, hem müziği değiştirdi hem de seslerle sanat yapmak için farklı yaklaşımlar bulmamızı sağladı. İngilizcede ‘sound art’ olarak anılan, Türkçeye ‘ses sanatları’ diye çevirebileceğimiz bir disiplin yaklaşık 50 yıldır, ağır ağır, seslerin birbirleriyle, zamanla, mekanla, insanla, dinleyiciyle kurduğu ilişkiyi inceliyor ve bu ilişkiyi çeşitlendiren yeni yollar öneriyor.

Bu ay, üç iş görme -ya da dinleme- fırsatımız oldu. Kasa Galeri’deki It Sounds Like Art sergisi, Abbas Kiarostami’nin İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Five filmi ve Salt’ta sergilenen Marina Abramovic ve Ulay’ın AAA-AAA adlı işi. Bunlardan ilkinde sergilenen işler az önce bahsettiğimiz ‘sound art’ kategorisine düşüyorlar, ikincisi bir film, üçüncü iş ise öncelikle performans sanatı başlığı altında incelenebilir. Gelgelelim özellikle seslerle ilgilenince bu kategorilendirme anlamsızlaşıyor, tamamında seslerin baskın olarak kullanıldığı bu işlerin varlığını, seslerin ve dolayısıyla ses sanatlarının farklı olduğunu zannettiğimiz disiplerin sınırlarından sızabilme ve birbirinden ayrı tutulan alanlara bulaşabilme gücünün kanıtı olarak düşünebiliriz.

Kasa Galeri, Bankalar Caddesi’nin girişindeki köşede, tüm Karaköye’e hakim heybetli taş binanın bodrumunda yer alıyor. Daha doğrusu bu eski banka  binasının kasa dairesi artık ismiyle müsemma galeriye ev sahipliği yapıyor. Galerinin arka arkaya dizilen üç odasının vaktiyle parayla dolup taştığını düşünmeden edemiyorsunuz. Biz galeriye bir Cumartesi günü gittik ama içeri girmemiz kolay olmadı. Güvenlik bizi kapıda durdurdu, sergiye gitmek istiyoruz deyince hemen buyur edilmedik, ‘bir saniye bakalım açık mı’ dediler. Bu tedirgin edici bir soru, insan tarihi ya da saati karıştırdığı zannediyor. Oysa kafa kafaya verip güvenlik kameralarını inceleyen görevliler ‘açık değilmiş, biraz bekleyin’ deyince tuhaf bir gerçeği anladık: Projektörler, dvd oynatıcılar, cd çalarlar kapalıydı, sergi belki cismen ordaydı ama sesi çıkmıyordu. Demek ki dedik, “müşteri” yokken elektrikten, projektörün kıymetli lambasından tasarruf ediliyor. Mekanın hem eski hem de yeni ihtişamıyla çelişen bu tasarruf hali, kelimenin düz anlamıyla kasaya yerleştirilen işlerin değerinin sanattan ziyade teknolojik alet edevatta arandığını göstermesi açısından bir hayli düşündürücüydü.

fotoğraf: Murat Tepe

Kasa’da dinliyoruz. fotoğraf: Murat Tepe

Bizim için açılan sergiye girdik. Jane Grant ve John Mattias’ın Fathom adlı işiyle karşılaştık. Bu iş yerel ve uluslararası sanatçıların nehirle ilgili düşünceler ve işler üretmesini amaçlayan ‘Tamar Nehri Projesi’ isimli bir kültür programı tarafından sipariş edilmiş. Bu kültür programı Tamar Nehri kıyısında yaşayan insanlara hizmet etmeyi hedefleyen bir film festivali, yüzer bir sınıf, ‘Gözlemevi’ isimli bir sanat üretim atölyesi gibi çeşitli bileşenlerden oluşuyor, nehrin kıyısındaki şehrin adını taşıyan Plymouth Üniversite’si tarafından destekleniyor. Jane Grant ve John Mattias, Tamar Nehri’nin dibinden topladıkları ve topluyor oldukları canlı sesleri yine bu nehrin kıyısındaki eski ve kullanılmayan bir fabrikaya taşımışlar. Bir bakıma Bill Fontana’nın, Max Neuhaus’un işlerini çağrıştıran dev bir proje bu. Ama basitçe sesleri taşımışlar demek haksızlık olur. Bu kayıtlı ve canlı seslerle yaklaşık 2m. yüksekliğe yerleştirdikleri bir ses tabakası yaratmışlar. Velhasıl binaya giren dinleyiciler sualtına girmiş gibi oluyorlar ve başlarının üstünde uzanan ses tabakasını dinleyerek gelgitin, nehirden geçen feribotların ve diğer araçların nehirde yarattığı dalgalanmaları takip edebiliyorlar. Ama iş bununla da bitmiyor. Dinleyicilerin zemine yerleştirilen basamaklara tırmanıp yükselerek, kafalarını su sesi tabakasının üstüne çıkarabilmeleri ve bu kez de atmosferde yankılanan insan seslerini, kuş seslerini havada taşındığı haliyle duyabilmeleri mümkün. Hava ve su arasındaki sınır, görmeye alışkın olduğumuz haliyle keskin ve kolay kavranabilen bir sınır olsa da, bu sınırın sesler aleminde yaratılabilmesi adeta inanılmaz. Bu sınırı inşa edebilmek için Hyde Park’taki büyük açıkhava konserlerinde dinleyicilerin mümkün mertebe aynı kalitede sese ulaşması için kullanılan Multi-Array isimli bir teknolojiden yararlanmışlar.

Jane Grant ve John Mattias, Fathom için ses topluyorlar.

IMG_3578

Fathom’ın suyunun suyu

Peki biz ne gördük, ne duyduk? Biz Fathom’ı özetleyen bir “voice-over” eşliğinde akan nehir, fabrika, sergi kurulumu, ses toplama süreci görüntülerinden müteşekkil kısa bir film gördük, bazı sesler de duyduk yalan söylemeyelim. Bonus olarak sanatçıların nehirde çalışırken görüntülendiği birkaç fotoğrafa baktık. ‘Sanki’ dedik, ‘işin kendisine para yetmediği için öyküsü getirilmiş gibi’. Ama bu doğru bir tespit değil. Fathom tam da mekana özel tasarlanmış bir iş olduğu için, taşınabilmesi paraya bağlı değil. Para, olsa olsa benzer işlerin burada da gerçekleştirilmesi için işe yarayabilir. Ama bu da doğru bir tespit değil. Paradan önce benzer işlerin burada gerçekleştirilebilmesini faydalı bulan, ihtiyaç duyan, insiyatif alan bir akıl gerekiyor. Bizim aklımız, şimdilik, nehirlerden faydalanmanın tek yolunun baraj yapmak, elektrik üretmek olduğunu söylüyor. Biz, suları dinleyen bu işin suyunun suyunu sergilemek için bile elektrikten tasarruf ediyoruz. Bu iş elbette bize bir 3. Dünya ülkesinde yaşadığımızı hatırlatmayı amaçlamıyor, ama maalesef olan bu oluyor.

Neyse ki moralimiz büsbütün bozulmadı da diğer işlere bakabildik. İkinci salonda John Levack Drever’ın kalabalık seslerini ya da kalabalık bir ses ortamında olmanın özelliklerini araştırdığı işler serisinden biri sergileniyor. Serinin bu ayağında Drever, çok ünlü bir mekanı, bizim bile şu kısa ömürlü bloğumuzda adını anmak durumunda kaldığımız Kyoto’daki zen bahçesi Ryoan-ji’yi kaydetmiş. Bir ortamın sessel özellikleri kayıt altına alan bu tip işler genel anlamıyla ‘soundscape’ sanatı olarak anılıyorlar ve R. Murray Schafer ve bir grup arkadaşının 60’larda Kanada’daki Simon Fraser Üniversitesi’nde başlattıkları ‘soundscape’ çalışmalardan kaynaklanıyorlar. ‘Soundscape’ İngilizce manzara anlamına gelen ‘landscape’den türetilmiş bir terim, maalesef Türkçe karşılığı yok, ‘ses manzarası’ kör topal olsa da adını anmak için kullandığımız bir karşılık. Gerek ‘landscape’in ‘soundscape’den önce dile yerleşmiş olması, gerek ‘soundscape’in Türkçe’de tam bir karşılığının olmayışı yaşadığımız hayatta manzaradan anladığımızın, yani bir mekana verdiğimiz değerin, gözümüze sunduklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bir denize, bir ormana, gökyüzüne bakmak istiyoruz, şehirde manzaralı bir evimiz olması için artı para veriyoruz. Gelgelelim görsel manzara herzaman aynı derecede güzel seslerle sekronize olarak gelmiyor. Doğada çok güzel manzaralı bir ormanda kuş seslerini, rüzgarda hışırdayan yaprakları kaydetmek istediğinizde kilometrelerce öteden geçen ve göremediğiniz için yok saydığınız bir otoyolun boğucu sesiyle kuşatıldığınızı farkediyorsunuz. Şehirde ise manzara neredeyse her zaman bir camın gerisinden izleniyor. Görmeye ve sadece görmeye önem vermenin bir sonucu da, kendimizi güzel manzaraları izleyebileceğimiz ancak dış seslerden pimapenle yalıtmak zorunda kaldığımız kutulara hapsetmemiz oluyor.

John Levack Drever’ı dinliyoruz. fotoğraf: Murat Tepe

John Levack Drever’ı dinliyoruz. fotoğraf: Murat Tepe

Drever’ın kulaklıkla dinleyebildiğimiz ses kaydına, duvara asılmış bir dizi Ryoan-ji fotoğrafı eşlik ediyor. Bu çok tanıdık fotoğraflarda görünen Ryoan-ji’den, bir Zen bahçesinden bekleyebileceğimiz sadelik, dinginlik ve sükunet yayılıyor. Ancak kulaklıkları taktığımızda duyduğumuz sesler, bu çok tanıdık görsel temsilin eninde sonunda bir temsil olduğunu, gerçeğin olsa olsa eksik ve inşa edimiş bir parçası olduğunu açık ediyor, tüm resim değişiyor, algımız altüst oluyor. Ryoan-ji’nin ne denli kalabalık bir mekan olduğunu, bu mekanın sessiz ve sakin bir anını yakalamanın adeta mümkün olmadığını farkediyoruz. Bu kadar bildiğimizi zannettiğimiz bir mekanı pek de anlamamış olduğumuz kabak gibi ortaya çıkıyor.

Meğer o bomboş bahçeyi çevreleyen veranda insan doluymuş, meğer ününü ‘verandanın hangi noktasından bakarsan bak 15 taşın tümünü aynı anda görememe’ formülüne borçlu bu bahçeye “hangi noktada durursan dur” duymadan edemeyeceğin bir banal turist gürültüsü eşlik ediyormuş. Bu turist gürültüsünde en çok hangi ses duyuluyor dersiniz? Sayma sesi, evet belli ki herkes onları oraya getiren formülün gerçekliğini kanıtlamak istercesine sesli sesli taşları sayıyor. Bir kez daha, bir kez daha. Birimiz kadraja alınan insansızlığın kadraj dışında da aynen devam ettiğini varsaymayacak kadar sinema bilse de, birimiz bizzat Ryoan-ji ile ilgili senelerce konuşmuş olsa da, ikimiz de tapınak gezenlerin sessiz olacağını varsayacak kadar saf olmasak da, yine de şaşırıp kalıyoruz. Bu şaşkınlık göze odaklanıp sesi yok saymanın bir sonucu: çağımızın hastalığından muzdaribiz. Bir kez daha anlıyoruz ki mistifikasyondan kurtulmanın yolu kulakları açmakmış.

Bunalıyoruz. fotoğraf: Murat Tepe

Kasanın son odası simsiyah boyanmış, tek bir lamba ile aydınlatılıyor, lambanın altında duvara dönük siyah bir koltuk duruyor. Bu koltuğa oturup, kulaklıkları takarak ‘Music for Installations’ grubunun kendi ifadeleriyle ‘depresyonu müzikal dile çevirme eylemlerinin’ sonucunda oluşturdukları müziği dinliyoruz. Yaklaşık 70 metronomda, çoğunlukla 4/4lük yapıda ilerleyen, uzun synth sesler üzerinde hareket eden kısa melodilerle bezeli tekdüze ve sıkıcı bir müzik bu. Bir yandan depresyon da sıkıcı ve tekdüze diye düşünebilir ve çevirinin bu noktada başarılı olduğunu zannedebiliriz ancak müzik depresyonun karmaşık, kaotik, derinleştikçe boğan devinimlerini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Bu müziği dinlemek için özel olarak oluşturulan ortam, depresyon ikliminden ziyade yer yer tuhaf bir sorgu odasını çağrıştırıyor. Depresyonun sarmalayan ve içinden çıkmayı güçleştiren kuytusu yerine, fena halde ehlileştirilmiş bu müzikten kaçmayı zorlaştıran birşey bulamıyor ve kulaklıkları çıkarıyoruz.

Five, Abbas Kiorastami

Five, Abbas Kiorastami

Bu serginin üstüne film festivalinde izlediğimiz Kiarostami’nin Five filmi, aynı deniz kıyısına kurduğu kamerasının sabitlediği açısına düşen minimal hareketleri ve muazzam zengin ses dokusunu kayıt altına aldığı beş bölümden oluşuyor. Bir dalgaya kapılıp bir ileri bir geri giden bir odun parçasını, bir ördek sürüsünü, sağdan sola, soldan sağa yürürken kadraja giren insanları, beyaza düşen görüntüde silinen köpekleri izliyoruz uzun uzun. Hareketsizlik, diyalogsuzluk, hikayenin alışık olduğumuz gibi ipuçlarıyla bizi yönlendirerek değil de, olduğu gibi sergilenmesindeki açıklık ve elbetteki yavaşlık bizi boş boş oturan biri konumuna sokuyor. Film izleme aktivitesini, neden olduğu belirsiz bu tembel bekleyişle değiştirmekten sıkılan izleyiciler birer birer salonu terkediyorlar. Sabır göstermek isteyenlerin oflamaları puflamaları filmden yayılan sese karışıyor. Ama bekleyen için ödül gibi bir beşinci film geliyor. Diğerlerinden oldukça uzun bu bölümde, ay ışığının vurduğu bir deniz parçasını, dalgalanan sularla bir belirip bir kaybolan dolunayı görüyoruz. Bulutlar geçiyor, karanlık sularda izliyoruz. Bazen ay bulutların arkasında kalıyor, zifiri karanlığa gömülüyoruz. Ve olabildiğince az ışıkta, zorlukla takip edilen bu görüntüye büyüleyici sesler eşlik ediyor. Birbirlerine cevap veren kuşlar, uluyan köpekler, kurbağalar, rüzgar, ağaçlar, biz o gece uyurken, bu gece şuracıktaki sinema koltuğunda uyumak üzereyken bağırış çağırış yaşıyorlar. Ay buluta girip karanlık çöktüğünde susan bazı kuşlar ışığı görünce anında ötmeye başlıyorlar. Köpekler konuşuyor, kurbağalar şarkı söylüyor. Sonra gümbür gümbür gökgürültüleri duyuyoruz, yağmur yağacak herhalde, uzun bir bekleyişten sonra güçlü bir sağanak bastırıyor. Tüm hayvanlar susuyor. Denizi döven damlaların sesinden başka bir ses kalmıyor ortada. Kısa süren bir yaz sağanağı bu, birkaç dakika sonra bitiyor ve ortalık bir anda hayvanların sesine boğuluyor. Sonra uzaklardan bir horoz ötüyor. ‘Sabah mı olacak ki’ diyoruz. Birkaç dakikada hızlı ve parlak bir sabah ışığı kaplıyor ortalığı, ay kayboluyor, gecenin sakinleri susuyor, bambaşka hayvan sesleri dolduruyor havayı, aynı coşkuyla.

İnsanın yokluğunda, ya da varlığını gizleyen insanın tanıklığında gerçekleşen bu performans, bize bağlı olmayan, bizden bağımsız olan, son derece zengin bir hayatı gösteriyor bize. İnsan olmayınca hayat bitmiyor, bitmeyecek, ne yazık ki tehlike o ki insan olunca hayat bitebilir. Bu durumda karşımıza aldığımız hayatın bizi yokedebileceğine teslim olup mütevazi bir hayatı seçebilmeliyiz. Hala yol yakınken kendi düzenimizi doğaya dayatmanın yanlışlığından vazgeçip doğanın akıp giden düzeninde kendimize sıradan bir yer bulmayı denemeli, af dilemeli ve doğanın bizi kabul etmesini beklemeliyiz. Başkalarını, bize benzemeyenleri dinlemek, anlamadığımız seslerde kavrayamayacağımız anlamların varolduğuna teslim olmak bu yolun başlangıcı olabilir.

Bundan birkaç gün sonra ‘son gün, aman kaçırmayalım’ diye Salt’a koşup, Marina Abramovic ve Ulay’ın AAA-AAA adlı işlerini izledik. Performans sanatının en önemli özelliği kağıt üzerinde durduğu gibi durmaması. Bir performans fikri ile uygulaması, uygulamanın bir kaç dakikasını görmek ile tümünü görmek arasındaki fark o kadar devasa ki, fikri duyup burun bükene, bir göz atıp sıkılana üzülmek mi gerek saydırmak mı emin olmak zor. Örneğin bu performans kağıt üstünde şundan ibaret: Abramovic ve Ulay karşı karşıya geçip bağırıyorlar, ta ki bağıramayana kadar. İkilinin performansı gerçekleştirdikleri 1978 yılında sevgili olduğunu bilmek performans “fikri”ni daha ilginç, ya da tam tersine daha saçma bulmaya neden olabilir, ama yine de “bağırmak “denince ne kastedildiğini misal çıkardıkları sesin kavga ederken bağırdıklarına benzeyip benzemediğini tahmin etmeye ya da ‘ne kadar sürüyor bu performans’ sorusuna bir cevap vermeye olanak sağlamaz.

O yüzden performansın içeriğini bilsek de, youtube’da videosunu izlemiş olsak da, bu kez illa ki farklı bir deneyim yaşayacağımız için gittik. Salt Beyoğlu’nun camlı asansör kapısı sayesinde deneyimdeki ilk farkla karşılaştık. Asansör kapısının tam karşısındaki duvarı tamamen kaplayan dev ekranda profilden görünen siyah beyaz iki kafa, kata yaklaşınca yavaşlayan asansörün ağır aksak ritmiyle yavaş yavaş belirdi karşımızda. Asansörün kapısının açılmasıyla birlikteyse kendimizi bağırma sesinin saldırısına ve çağrısına teslim ettik. Gerek mekanın, gerek ekranın büyüklüğü deneyimi farklılaştıran başka bir etkendi. Asansörden çıktıktan sonra ekrana varana kadar aşılacak hatırı sayılır bir mesafe vardı ve bağırma sesleri tüm bu mesafeyi kaplamaktaydı. Bu ses bizi hem kaynağı zannettiğimiz ekrana çağırıyor, hem de yaklaştığımızda sesin şiddeti dayanılmaz artacağı için ekrandan uzağa itiyordu. Ekranın alışılmadık büyüklüğü seyretme mesafesini belirlememizi güçleştiriyor, tereddütle ileri geri çırpınıyorduk. Bir süre sonra kulaklarımız ortama uyum sağlayınca ortada bir yere çökebildik ve ekranın bütün duvarı kaplamadığını iki tarafında iki kapı olduğu farkettik.

AAA-AAA, orjinal

AAA-AAA, orjinal

Elbette bu büyüklükte bir ekran, bilgisayarda seyredilince fark edilmeyenleri büyüteçle gözümüze sokuyordu. İlk dikkatimi çeken boyunlarda kabaran damarlar oldu. Kağıt üzerinde anlaşılmayan oysa görselleşince hemen fark edilen ilk noktaydı bu: yapılan işin fiziksel olarak sınırları zorlayıcı olduğu. Şiddetini ayarlayamadığımız sesin fiziksel sınırları zorlayan bombardımanı eşliğinde izlediğimizden midir, büyüyen ekranda hayati mimik ve jestler görünür hale geldiğinden midir bilinmez bu detaylar bir sanat yapıtından ziyade bir spor müsabakası izlermiş gibi başka bir bakış açısı yaratıyor ve iş bir dayanıklılık sorununa tercüme ediliyor adeta. Öksürmeler, tıksırmalar, nefes nefese kalmalar ve sonunda devam edemeyerek performansı bitirmek zorunda kalan taraf olmalar, bedensel bir becerinin fiziksel sınırlarını zorlayarak görünür kılmaya dairler. Yine de bana en çarpıcı gelen detay Ulay’ın gözünden akan yaşlar oldu. Fiziksel zorlanmanın sebep olduğu tamamen fiziksel bir tepki mi, yoksa ardında yatan duygusal zorlanmanın da ifadesi mi bilemediğimden olabilir. Her durumda “bağıramayana kadar bağırmanın” ne denli zor olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Öte yandan dokuz dakikalık bu video, Pascal’ın ‘önce diz çök sonra inanırsın’ önermesinin bir kanıtı gibiydi. Başında mesafeli ve kontrollü başlıyordu çift. Aynı anda bağırmaya başlıyor, aynı anda nefes molası veriyorlardı. Çıkardıkları sesler kontrollü ve duygudan azadeydi. Sonra bağırdıkça birbirlerine yaklaşıyor, senkronları bozuluyor, volümleri artıyor, kontrollerini kaybediyorlar ve çeşit çeşit duyguyu taşıyormuş gibi görünmeye başlıyorlardı. Adeta önce bağırıyor, sonra bağırdıkça bağırmaya sebep buluyorlardı, yani önce gerekli fiziksel hareketleri yapıyor sonra ve tamamen bu sayede bu hareketlere uygun ruh haline bürünüyorlardı. Sesin kendisi ise halden hale giriyordu: kimi zaman bir hayvan sesi, kimi zaman bir bebek sesi duyduğuna yemin edebilirdi insan. Bu farklı seslerde, girip çıkılan türlü ruh hallerinde ses tellerinin alışılmadık kapasitesine tanık oluyorduk.

Bağırmak temel bir ihtiyaç. Kült fotoğraf sanatçısı Nan Goldin, bu yıl !f Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen I Remember Your Face isimli belgeselde, fotoğraflamayı en çok sevdiği iki grubun drag queenler ve çocuklar olduğunu belirttikten sonra, ikisi arasındaki benzerlikleri sıralamaya girişiyor ve ilk benzerlik olarak her iki grubun da geri kalan tüm insanların aksine bağırmaktan imtina etmediğini ve nedensiz bağırabildiklerinden dem vuruyordu. Seneler önce üniversite öğrencisiyken o zamanki sevgilimle ‘bağıralım mı’ der, boğaza bakan boş arsaya gider avazımız çıktığı kadar bağırırdık. Şimdi de, Caberet filminde üzerinden tren geçen üstgeçidin altına giden ve geçen trenleri bekleyip bağıran muhteşem karakter gibi, bağırmayı mümkün kılan ve mazur gösteren ortam ve durumları kaçırmamaya özen gösteriyorum. Ne yalan söylemeli, beni eylemlere katılmaya motive eden şeylerden biri, bağırarak slogan atmanın bu ihtiyacımı tatmin edebilmesi.

Büyülenmiş gibiydik, önce işin önünde bağırıyormuş gibi fotoğraf çektirmek sonra basbayağı bağırırken görüntülenmek istedik, nasılsa mekandaki volümü bastıracak bir ses çıkaramazdık, ama tüm bunlar için gün boyu orda durduğu için ihtimal ki sağırlaşmış güvenliğe bağırarak derdimizi anlatmak ve yardımını istemek gerekiyordu, vazgeçtik. Serginin de son günü, bugün bu işi yaptık yaptık. İhtiyacımızı oracıkta bir oyuna dönüştürüyoruz, İstiklal’de biraz yürüyeceğiz gördüğümüz ilk tanıdıktan filmimizi çekmesini rica edeceğiz. Tanıdık görmezsek? Pek mümkün değil, sonuçta burası İstiklal Caddesi nasılsa bir tanıdığa rast geleceğiz.

Ulay, Abramovic, Seda, Tuna bağırırken. fotoğraf: Beren Azizi

Ulay, Abramovic, Seda, Tuna bağırırken. fotoğraf: Beren Azizi

Nitekim Salt’tan çıkıp sağa dönüyoruz iki adım atmamıza kalmıyor Beren Azizi ile karşılaşıyoruz, derdimizi anlatıyor ve Salt’a sürüklüyoruz onu. Ekranın önüne çöküyor, karşılıklı bağırmaya başlıyoruz. Beren de hem fotoğraf çekiyor hem de kısa bir video. Videoyu görünce iyice özeniyoruz, biz bu performansı aynen tekrarlamalıyız diyoruz, çeşitli tesadüfler birbirini kovalıyor ve tam bir hafta sonra kendimizi bir tanıdığımızın stüdyosunda, sevgili Leman Darıcıoğlu’nun kamerasının önünde buluyoruz. Stüdyo, alt katında ofis olan bir asma kat, çalışma saatini geçmişiz ama ofis boş değil. ‘Biz burda avazımız çıktığı kadar bağıracağız, konu komşu gelmesin’ diyoruz. ‘Birşey olmaz, burası Beyoğlu’ cevabını alıyoruz. Anlıyoruz, Beyoğlu’nda bağırmak, hele ki karşılıklı bağırmak normal.

İdmanlı olduğumu düşünüyorum, kondüsyonum var diye bakıyorum olaya. Sonuçta bağırmaya meraklıyım, saatler süren Onur Yürüyüş’lerinin sonunda bile nefesim kesilmemiş oluyor. Davudi bir sesim var, sıtma görmemiş cinsten, ne zaman eylemlerde slogana katılsam sağımda solumda önümde arkamda kim varsa dönüp bana bakıyor kimden çıktı bu ses diye, sonra dönüp bir kere daha bakıyorlar bu ufak tefek kadından mı çıktı gerçekten emin olmak için. İdmanlı olduğumu düşünüyorum, kondüsyonum var diye bakıyorum olaya. Senelerce şarkı söyledim, nasıl nefes alacağımı biliyorum, yüksek ses çıkarmak için ağzımı hangi şekle sokacağımı, diyaframımla ittiğim havayı sesimin peşine katmayı biliyorum. Kontrollüyüm, canımı yakmadan uzun uzun bağırdım daha önce, yine bağırırım diyorum. Yani bu bir sporsa bu spora hazırlıklıyız, dayanıklıyız, sorular çalıştığımız yerlerden gelecek, güvenliyiz.

Veee bence çok kısa bir sürede, üstelik daha tam gaz bağırmaya bile girişmeden başlıyorum aksırmaya tıksırmaya öksürmeye. İnanamıyorum. Performansın kağıtta durduğu gibi durmadığını biliyorum da, niye kendin yaptığında da herşeyin farklı olacağını bilmiyorum. Aslında farklı da değil, Ulay da aksırıp tıksırmıyor muydu sonuçta. Nitekim bayağı Ulay konumundayım zira gözlerimden de yaşlar yuvarlanmaya başlıyor. Alıyorum cevabımı yani: evet tamamen fiziksel ama neden daha önce olmuyordu. Belli ki ne kadar bağırarak olursa olsun slogan atmakla sadece bağırmak arasında fiziksel bir fark varmış. Ses telleri belki de hiç bir varyasyon olmadan tek düze bir ses çıkarılmasından başka türlü etkileniyorlarmış. Harfleri oluşturan farklı titreşimler volümün yarattığı baskıyı bir şekil hafifletiyormuş.

Karşılıklı durup bağırmaya başladık, önce aynı anda başlayıp, aynı anda bitirerek, uzun uzun ve müzikal tonlarda kontrollü bir şekilde bağırdık. Sonra yavaş yavaş birbirimizden kopmaya başladık. Sesim açıldı ve daha yüksek bağırmaya başladım, zira bağırmak bağırma isteğini doğuruyor, kendinden kaynaklanan bir enerjiyle dolup bağırarak bu enerjiyi harcayabildiğim tuhaf bir devirdaim içinde yükselerek bağırmaya başladım. Sanki sesimle onu itmek onun bana bağırmasını karşılamak ister gibi bağırmaya devam ettim. Daha da fazla bağırmak istediğim noktada boğazım acımaya başladı, beklenmedik fiziksel bir engelle karşılaştım. Bu engel beni rahatsız etti, sonra uzun uzun bağırmak zorunda olmadığımı düşündüm, daha kısa ve sık seslerle bağırmaya devam ettim, bu acımı biraz azalttı.

Sesin kontrolünü tamamen yitirdim. Evet seyredince de farkına vardığım birşeydi bu, ama ne zaman durup ne zaman başlayacağını ağzından neyin çıkacağını bilememek olarak algılamıştım ben bu kontrol kaybını. Oysa çıkaracağın ses üzerindeki kontrolü kaybetmekmiş, kimi zaman inlemeye dönüştü sesim, kimi zaman egzotik bir kuş çığlığına, bir bebek sızlanmasına ve en vahimi tarzan çığlığı attığımı fark ettim –belki de vehmine kapıldım- ve sesi değiştirmek için ne yapabileceğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Nasıl olup da çıkardığımı bilmediğim bazı sesler bana rağmen benim içimden kopuyorlardı.

Onun sesiyle kendi sesimi ayırdedememeye başladım, yani ton olarak ayırt etmeye devam etsem de şiddetini ayıramamaya başladım. O yüzden de, sesimin ne şiddette çıktığına emin olamadığım için, daha kuvvetle bağırmak istedim, o anda boğazım net acıdı ve öksürdüm sanırım, ama bağırmaya devam ettim, bir ara karnımda tuhaf bir yorgunluk hissettim, bunun beklenmedik ani bir bitkinlik olabileceğini, performansı farkında olmadan bitirmek zorunda kalabileceğimi zannedip endişelendim, ama öyle olmadı, ısrar edince yorgunluk gitti, yorgunluk gidince endişe de gitti. Bağırmaya devam ettim, ancak gerçekten sesimin şiddetinden artık hiç emin değildim. Sesime hava karışmıştı ama bunun miktarını kestiremiyordum. Nefes alırkenki halimden biraz yorulmuş olduğumu anladım, ama başım dönmüyordu, fiziksel olarak yorgun hissetmiyordum, bedenimin sadece bir bölümünü zorlamaktan kaynaklanan lokal bir yorgunluk hissediyordum ve bunun adı yorgunluk olsa da aslen bildiğim yorgunluğa benzemediği için devam edebiliyordum. Daha ziyade sesimi duymak için bağırıyor gibiydim, ama sesim alışık olmadığım bir karmaşa içindeydi, onun sesi, benim yorgun ve yabancı sesim, nefes sesleri, birbirine karışmış, biraz da mekan yüzünden sağırlaştırmıştı beni. Kendimi duyamıyordum, bu durumda sesimle ilgili öncelikle referans boğazım olmuştu. Bir noktadan sonra bağırmak tırmanmaya benzemeye başladı, zorlaştı ama adım adım devam ettim. Sonra her bağırdığımda acım arttı.

Ve sonra dev bir deneyim olarak bir noktada ağızlarımızı koskocaman açmış ve bir hayli da yaklaşmış olduğumuzdan sesler bir ağızdan çıkıp doğrudan diğerine girmeye ve ağız boşluğunun mağarasında yankılanıp peşi sıra gelen yeni sesin önüne düşmeye başladılar. Sağırlığımızla sarmalanmış, birbirimizin yüzüne sanki sesleri okuyabilecekmişiz gibi bakarak bağırmaya devam ettik. Ve sonra birimiz durduk, sonra diğerimiz. 7.5 dakika sürmüş performansımız. Süre tecrübeyi anlatmak için çok yabancı bir ölçü. Performans fikirle, sözle anlaşılacak birşey değil, tamamını izleyince başlıyor etkisi, aynısını bizzat deneyimlemeden de bitmiyor.