RSS Feed

Tag Archives: Haegue Yang

Bilinmeyen Güçler, Anish Kapoor ve Bienal

Çağdaş sanat, sanat yapıtını biricikliği ve kalıcılığı üzerinden değerlendirilen bir sanat anlayışının yerine, seyircisinin deneyimini de hesaba katan hatta bazen ön plana koyan bir anlayış önerir. Bu yüzden çağdaş sanat sergisi aynı zamanda bir tür bulmacadır, yaşayan kanlı canlı bir macera oyunu gibidir. Mekanda nereye gireceğini bulmak da, girdiğin mekanda gördüğün işle ne derece etkileşim içine gireceğini kestirmek de, işin adını sanını keşfetmek de, genellikle farklı medium’larda parçalardan oluşan işleri birleştirip sonuç ve anlam çıkarmak da, hep izleyiciye kalmıştır.

Hal böyle olunca galeri ve müzelerin tapınak benzeri ciddi ve ulvi havasından da, hastane benzeri sterilliğinden de arınan bir sanat çıkıyor karşımıza. Tapınakla kliniğin yerini lunapark ile karnavalın aldığını, gerek gidilen mekan gerek görülen işin yeni bir deneyimi muştuladığı bir dünya çağdaş sanat dünyası. İçinden geçen sanattan daha kalıcı yapılar olarak müze ve galerilerin kurumsal ve mekansal değişmezliğinin yerini ise, aslen sanat mekanı olmayan alanlarda mekana özel yerleştirmelerin, o mekanın dışında yeniden üretilemeyecek ve o mekanla birlikte yok olacak işlerin geçtiği bir perspektif alıyor.

Lakin bu ritüellerin, önkabullerin, yol yordam bilmelerin olmadığı dünya, ilk bakışta paradoksal gelebilecek biçimde seyirci için göz korkutucudur. Ne tarafa doğru gideceğini, neye bakacağını, neye dokunup neye dokunamayacağını, kimi ne zaman rahatsız eder konuma düşeceğine dair hiç bir fikir yoktur ortada. Yol yordam bilmediği, kılık kıyafeti müsait olmadığı, almadan sadece bakmanın bir seçenek olup olmadığına karar veremediği için galeriden içeri adım atmaya cesaret edemeyenlerden farklı olarak burada yol ve yordam, işten işe değişir ve en deneyimli sanat izleyicisi, mekanın güvenliği, hatta işi sergileyen küratöre kadar herkes kurallar konusunda pekala da yanılıyor olabilir.

Örneğin bir çok çağdaş sanat işi interaktiftir. Dokunmayı, iletişime geçmeyi gerektirir. Tophane-i Amire’deki Unknown Forces serginin girişindeki Haegue Yang’ın Sonic Rotating Oval isimli işi gibi. Küçük çanlardan oluşan bu dev ovalin yanındaki açıklamada izleyiciye ovali çevirmesi salık verilir. Bir çok izleyici bu uzun yazıyı sonuna kadar okumadığından bu ibareyi görmez bile. Görenlerin hepsi bunu ciddiye almak gerekip gerekmeyeceğini kestiremez, kestirenler çevirmek denen işlemin ne “derece” olduğunu kestiremez, hızını, sertliğini ayarlamak konusunda çekingenlik kaçınılmazdır, zira işin gereği çevirmek olsa da kantarın topuzunu kaçırıp işi düşürmek ya da parçalamak da göze alınacak risk değildir. İşin olduğu yere ilk kez varıldığında bir önce gelenlerin ovali çekiştirdiklerini görüp refleks gibi düşünmeden “ne yapıyorsunuz” deyip sonra da utanmak bile işten değildir.

Bu yüzden söz konusu işin biricikliği kendisinden değil deneyimlenmesinden gelir. Sergiye gelenlerin kimisi duvarda asılı bu ovale uzaktan bakıp geçmiştir. Kimi başkası çevirirken deneyimlemiş, kimi biraz dokunup çekinmiş, kimi fırdolayı döndürüvermiştir. Misal benim deneyimim şu sırayla oldu: “aa bu çanlardan yapılma, ses de çıkarıyor olmalı hareket edince, dur ne diyor bu konuda aaa bak işte döndürün diyor”. Döndürdüm. IMG_1002Hafifçe itince ne güzel ses çıkarmaya başladı, biraz daha itince kendi momentumuyla ileri geri sallanmaya başladı. Ve tam o sırada güvenlik çıkageldi, bir an “bilmiyor buna dokunulacağını şimdi bize laf edecek derdimizi anlatamayacağız” diye içimden bir korku geçse de güvenlik tam tersine “korkmayın korkmayın bunu iyice itin” deyip öyle bir abandı ki, bizim çekingen ittirmelerimizle sağa sola nazlı nazlı salınan oval, bu kez 360 derece dönmeye başladı. Çanlar sağanak gibi şıngırdarken “güvenlik işi abartıyor olmasın, vur deyince öldürüyor mu acaba, duvardan da kopacak mı” diye kaygılanmadık değil. Ama sonra gitti güvenlik ve oval tekrar hareketsizleşene kadar bir yağmurun dinmesi gibi sönümlenen sesleri ve birbirine karışan ritimleri dinledik. O sırada gelip arkamıza biriken diğer izleyiciler kendi içindeki bir mekanizmanın hareketlendirip yavaşlattığı kinetik bir iş sanmış olabilirler bunu. Oysa seyirci dokunmadığı sürece bir tablo gibi parlak, durağan ve sessiz.

İzleyiciyi kendine çağıran, dokunulası çekicilikteki işlerle tanıştığımda ilk -ve son- kereliğine güvenliğin tarafındaydım. 1997’deki İstanbul Bienali’nde asistanlığını yaptığım sanatçı İstanbul’dan ayrılınca bu kez sergi asistanı olarak Darphane’de birkaç hafta geçirdim. Lunaparka bırakılmış bir çocuk gibi tekrar tekrar gezebildiğim bu serginin en ilginç işlerinden biri Meta Isæus-Berlin’in Almost as Usual adlı enstalasyonuydu. Ahşap zeminli odaya yerleştirilmiş bir masa, bir dolap ve bir koltuk odayı ‘neredeyse alışılmış’ kılmaktan uzak bir tertip, titizlik ve ciddiyette bekliyorlardı. Üzerine sarkıtılan lambanın ışığını bir ayna gibi yansıtan masanın cilası fazla pırıl pırıldı. Güzelim chesterfield koltuğun derisi soyulmuştu, yani ilk bakışta görüleni tanımlayan cümle buydu. Gelgelelim yıpranmışlıktan o kadar uzaktı ve koltuğun iskeletini açık eden şeffaf materyalin formu öyle belirgin ve pürüzsüzdü ki bunun yepyeni derisiz bir koltuk olduğunu kabul ediyordu göz biraz daha takılınca. Uzun, dar ahşap dolabın zar gibi kapakları belli ki incecik bir işçilikle işlenmişti, insanın ahşap olduğuna inanası gelmiyordu. Bir kez daha bakınca değişiveren, tuhaf tekinsiz bir rüyadan çıkıp gelmiş gibi duran bu eşyaların arasında gezen izleyicileri dokunmamaları konusunda uyarmamız gerekiyordu ve hatırladığım kadarıyla bu bienalin genel yaklaşımı değil bu işe özel bir talimattı. Ancak ‘bildiğin oda’da biraz kalan izleyici için oda, görselliğin kesinliği, belirginliği ve durağanlılığının, bilinmeyen, hareketli anlamsızlıklara evrildiği belli belirsiz işmarlarla doluydu. Ve izleyiciler dokunuyorlardı. Koltuğu parmaklayanlar silikonda bıraktıkları izleri düzeltmeye yelteniyor, fütürsuzca mıncıklamış olanlar kopardıkları silikon parçalarıyla kalakalıyorlardı. Masanın cilasını okşamak isteyenler, her sabah tazelediğimiz ayçiçek yağına bulanıyor, ahşap dolaba yaklaşanlar dolabın içinden gelen seslerle titreyen balmumu kapaklarla birlikte irkiliyorlardı.

Ekseriye mutsuz ayrılıyordu izleyiciler odadan. Bu işin basbayağı bir tuzak olduğunu zannedenlerin sayısı az değildi. Seyirciyi küçük düşürmek, ihtara uymayanları cezalandırmak için tasarlanmış kötücül bir oyun. Oysa gördüğüne inanıp geçmenin, sanata belli bir mesafeden yaklaşmanın, ne kokup ne bulaşmanın makbul sayıldığı dünyada, cehaletin açığa çıkma riskini alarak tekrar merak edip şaşırmak, yordam bilmemeyi umursamadan yeni bir yola çıkabilmek neden değerli bir deneyim sayılmasın ki. Ya da elleri biraz kirlendiğinde beklediğini alamamış bir çocuk gibi küsmemeyi başarabilen insan, sanatın ne kadar izleyiciyi içine çekmek için yapılmış olsa da en nihayetinde başka bir insana özel bir dünyadan hareketlendiği gerçeğine vakıf olabilir. Ve bu insanın öncelikli amacı bizi mutlu etmek, eğlendirmek ya da oyalamak olmayabilir.

IMG_1085 IMG_1088

Fazla, büyük ve hatta aşırı bir görselliğe dayansa bile görmenin yetersiz kaldığını bangır bangır bağıran bir başka sergi ise Sabancı Müzesi’ndeki Anish Kapoor sergisi. Burdaki yapıtların birçoğu akıl karıştırıcı ilüzyonlarla dolu. Baktığımız nesneler içbükey mi dışbükey mi, bir delik mi var yoksa yüzeyin üzeri delik var izlenimi yaratacak şekilde mi yapılmış gibi bir çok soru üşüşüveriyor insanın aklına ve bunları cevaplamak hiç kolay değil. Daha doğrusu sadece görerek kolay değil. Sorular peşini bırakmayınca cevap bulmanın tek yolu ise, elini uzatmak, dokunmak, göze giden çelişkili bilgiyi dokunma duyusu yoluyla kesinlemek. İlüzyonun fark edildiği, takkenin düşüp kelin göründüğü o açıya ulaşmak için dokunma duyusunu acilen, düşünmeden devreye sokmak istiyor insan. İşlerin hayranlık verici oluşları bundan. Bir yandan bir karnaval eğlencesi bir ilüzyon gösterisi var karşında ama işin mahareti, gözden gelen verinin güvenilmezliğini kafana kakmak, asıl güvenilir olanın dokunma duyusu olduğunu belletmek. Hem de kime? Herşeyin görselliğe dönüştüğü günümüz görsel kültürünün içinde, denizde balık gibi başka türlüsünü bilmeden yaşamış insanlara.

IMG_1090

Tonlarca ağırlıktaki bu granit kütlelerin bir tarafı alabildiğine ham, pütürlü ve işlenmemiş neredeyse çıkarıldıkları toprağı görmeyi bekliyor insan, fakat diğer tarafı hastalıklı bir simetri ve kusursuzluk arzusuyla şekillendirilmiş. Bu heykellerin bir bölümüne o kadar fazla dokunulmuş ki, izlemek yetmiyor, orada adeta asılı kalmış hareketi taklit etme isteği doğuruyor. Bu heykellerin bir bölümüne de çok az dokunulmuş, belki tam da bu dengesizlik duygusu az dokunulmuş kısımlara çekiyor insanın elini. Velhasıl bütün ilüzyonların ötesinde tümsekleri ve yarıklarıyla son derece “seksi” işler bunlar.

Gelgelelim yol yordamsızlığın temel kural olduğu bu dünyalarda güvenlik ciddi bir konu, deneyimin her daim bir parçası. Anish Kapoor sergisindeki güvenlik görevlileri hareket halinde ve her an ensemizde, bizi eserlere dokunmaktan men etmeye çalışıyorlar. Bir çok sergide kendilerini fazla belli etmeden köşelerinde az çok sabit bekleseler ve bir “olay” olunca harekete geçseler de, bu sergide aktif dinamik ve heyecanlı biçimde “suç işlemek” için fırsat kolladıklarına emin oldukları sergi gezerlere suç üstü yapmak için tetikteler. Yanlış bir iş yapıyorlar demek istemiyorum gerçekten de bu işler dokunulsun diye değil, dokunma duyusunun görmekten daha güvenilir olabileceğini duyumsatmak için yapılmışlar. Dokunup ilüzyonu kaybetsek bu kadar etkileyici de olmayabilirler. Fakat işte bir yandan da seksiler ve dokunmak ne kelime okşama duygusu yaratıyorlar. Hal böyle olunca sergi gezme deneyimine, “dokunmama” uyarıları eşlik ediyor. Sergiyi bu uyarıların eşliğinde geziyor olmaktan anlaşılacağı üzere dokunmaya kalkışanlar azınlıkta değil çoğunlukta. Eserlere dokunulmamasını bilecek kadar görgülü değil mi bu sergi gezerler? Hiç şüpheniz olmasın ki öyleler. Lakin çağdaş sanatın görgüsünün içinde, Haugue Yang’ın dönen ovalinde olduğu gibi dokunmak da var pekala. Hatta “dokunmayın” uyarısına rağmen dokunmak bile Isæus-Berlin’in enstalastonundaki gibi işin asli amacı olabiliyor. Nitekim en alt katta en köşedeki heykelin mavi oyuğuna elimi sokmaktan kendimi alamıyorum. Burda amaç güvenlikle girdiğim bir mücadeleyi kazanmak falan değil, aslına bakılırsa artık kendimi tutamayıp elimi heykelin içinde gördüğüm bir anı hatırlıyorum sadece. Serginin devamını çivit mavisi avuçlarımı cebimde saklayarak dolaştım.

IMG_1125 IMG_1097

Güvenlik görevlileri çağdaş sanat deneyiminin bu denli parçası olunca Halil Altındere’nin Salt’ın kapısında duran ‘cüce’ güvenik görevlisi heykeli ya da kendi terminolojisiyle “anıt”ı biraz daha anlamlı hale geliyor. Sanata bakarken ya sanat gibi hareketsiz ve duvara dayalı duran ya da sanatla aramıza girerek, sesiyle sanata soundtrack oluşturarak bu deneyimin parçası haline gelen güvenlik görevlisinin, gerçekten sanatlaşmış olması önemli. Heykel bir yandan bahçelere süs diye konulan cüce biblolarına benziyor bir yandan tam kapının ağzında durduğu için dışarıdan da bakılan vitrin mankeni lezzetinde. photoBu heykelin dibine çektiği sandalyesinde oturan sarı t-shirtlü bienal görevlisiyle birlikte son derece ironik bir çift oluşturuyorlar. Lakin bienal görevlisi, Güvenlik‘i gelen geçenin dokunuşlarından koruyamıyor ve Bienal’in ikinci haftası geride kalırken Güvenlik mika bir kutunun içine hapsediliyor, kendi iyiliği için. Artık şehir efsanesi midir yoksa gerçeklikte bir nebze de olsa karşılığı var mıdır bilinmez ama bir takım sergi gezer ya da yoldan geçerlerin, tokatlamak suretiyle Güvenlik‘in kafasını kopardığı için kutuya gerek duyulduğu söyleniyor. Görevi sanat yapıtlarını gezenlerden korumak olan güvenliğin, sanata dönüşünce kendini koruyamaz hale gelmiş olması gerçekten dört dörtlük bir ironi.

Gelgelelim bir başka ironi daha var işin içinde: Güvenlik’in kapısına yerleştirildiği işin dokunma isteği uyandırması bir hayli güç, hele hele ‘dokunursam zarar verir miyim’ endişesi yaratması olanaksız. Diego Bianchi bulunmuş malzemelerle oluşturduğu Market or Die adlı bu enstalasyonunda İstiklal Caddesi’ne yayılmış küçük ve parça parça ekonominin artıklarını sergiliyor. Midye kabukları, limon kabukları, kestane kabukları, mandalina kabukları, mısır koçanları, gazete kağıtları, karton ve plastik bardaklar, sigara izmaritleri, simit kırıntıları, türkücü posterleri, kalaslar ve diğer envai çeşit çöp özenilmemiş bir kompozisyonla ya da açıkçası yığın halinde Salt’ın giriş salonunu kaplamışlar. Gittiğimiz üç sefer de kalabalık bir grup insanla birlikte Salt’ın slogan ve dizelerle donatılmış duvarları ile iş arasında bırakılmış daracık koridoru takip ederek yığını tavaf ediyoruz. Duraklamak, incelemek pek mümkün değil. Kalabalık olmasaydı bile iş çekici olmaktan uzak, pisliğin bulaşabileceği kaygısı imtina etmeyi, üzerine çıkabilecek düzeneklerin derme çatmalığı vazgeçmeyi öneriyor içten içe. Yani sokakta gözümüz yerde yürüken görmeye alışık olduğumuz bu çerçöple kurabileceğimiz ilişki sınırlı.

Galeri ile sokağı biraraya getiren bu işi siyasi bir konum olarak kamusal alan fikrine odaklanan, ancak açılışına bir ay kala kamusal mekanlardan çekildiğini ilan etmiş Bienal’in parçası olarak ele alabilir ve çekilinen kamusal alanların galeride tekrar canlandırıldığını düşünebiliriz. Bu haliyle iş galeri mekanının sterilliğini sorgulayan çağdaş sanat yaklaşımlarıyla paralellik taşıyor. Ayrıca dışarısını düzenlemeyi ve susturmayı amaçlayan müdahaleleri eleştiren bir konuma sahip çıkıyor. Tüm bunları kolayca söyleyebilir miyiz?

Yine bu Bienal’de sergilenen Is a Museum a Battlefield videosunda Hito Steyerl, saçmalamanın sınırlarında dolaşmayı göze alarak, inanılmaz kıvrak zekasıyla bir  mermi yolunu geriye sarıyor ve müzeleri başkaldırılara, güncel sanatı silah ticaretine, anıtsal mimariyi piyasa ekonomisine bağlayan girift ilişkileri takip ediyor. Bu videoyu izledikten sonra mahallemizin çöpüne kapılarını açmakla kendini temize çıkarabilen bir sanat pratiğinden bahsetmek safdillik olur.

O halde bu işe bir de sokak açısından bakmalıyız. İstiklal Caddesi ile hemzemin bir sanat mekanında caddenin çöpünün sergilendiği bu işin anlamını elbette siyasi ortam zenginleştiriyor. Ve bu ortamda sadece caddenin ya da sadece semtin değil tüm şehrin ve hatta tüm ülkenin pırıl pırıl temizlenmesi hedefleniyor. Çöpün seyirlik, kokusuz ve işlevsiz bir nesneye dönüştürüldüğü bu enstalasyona bakarken belki de şu soruyu sormalıyız. Galeride dokunmadan izleyebildiğimiz bu çöpe yerinde tahammül edebiliyor muyuz? Ya da etmeye devam edebilecek miyiz? Zira Beyoğlu’nda yaşayan insanlar olarak çok daha fazlasına alışığız: sidik kokularına, kusmuk birikintilerine, oynak parke taşlarının altından fışkıran çamurlara, sabahın ilk saatlerinde tramvay yolunu kaplayan çöp tepelerine, tüm bu meyve sebze kabuklarını üreten seyyar satıcılara, türkü kafelerin kakafonisine, avaz avaz sloganlarını bağıran ve duvara kazıyan ‘marjinal’ gruplara. Velhasıl galeride sergilemek için olsa bile çöpünü ayrıştırdığımız bir hayatın boşluklarını sessiz AVM’lerin, hijyenik restoranların, nezih müziklerin ve pürüzsüz yollarda kayan bebek arabalarının doldurması neredeyse kaçınılmaz. Tüm bu ışıltılı dükkanların ‘cüce’ güvenlikler tarafından korunmayacağını da tahmin edebiliriz herhalde.

IMG_1158

Advertisements