RSS Feed

Tag Archives: 57th Venice Biennale

Venedik Bienali 3 / Rusya Pavyonu

IMG_4600

Hayatımızda ilk kez gittiğimiz Venedik Bienali’nin iki ana mekanından biri olan Venedik Bahçeleri’ne dalıyor ve aklımızda en iyi pavyon ödülünü kapmış Alman pavyonuna ermek olduğundan, düz gitmektense sola sapıyoruz. Venedik’in Haziran başında bile cehennemi olabilen sıcağından sonra ağaçların serinliğinde canlanıyor, bu huzurlu bahçede sıra sıra dizilen farklı mimarideki malikaneleri andıran ülke pavyonlarından hangisine girsek diye bakınarak yürüyoruz ki, bir müzik sesi kararımızı vermemizi sağlıyor. Fareli köyün kavalcısını takip edercesine sonradan Dmitri Kourliandski’ye ait olduğunu öğreneceğimiz müziğin peşinden gidiyor ve Rusya pavyonun basamaklarını tırmanıyoruz.

İçerdeki büyülü atmosfere adım attığımız an dışarısı tamamen yok oluyor, adeta kapı eşiğinden değil de bir ‘portal’dan geçmiş, başka bir dünyaya gelmişiz. Karanlık, mekana dağılmış, spotlarla aşağıdan aydınlatılmış beyaz heykeller parlarken, arkalarına da devasa kara gölgelerini düşürüyorlar. Daha sonra tekrar tekrar göreceğimiz göz tırmalayıcı beyaz duvarların yokluğunun bile ne büyük bir artı olduğunun henüz farkında değiliz. Ortam eski çağlara dair bir şamanik mağaraya yerleştirilmiş putların arasında olduğunuz izlenimini bırakıyor, daha doğrusu, büyük gölgeler eski çağları anımsatsa da, mekanik parçalardan müteşekkil heykeller çağdaş mitoloji olarak da bilinen fantazi türünden bir dizide olduğumuzu düşündürüyor. Heykel, enstalasyon, video ve sesi bir araya getiren bir gösteride, tarihsel çağlar zannettiğimiz katmanlar üst üste biniyor, zaman çöküp yassılaşıyor.

IMG_1110

Ve insanlık tarihinin ezildiği bu sahnede, ortak tarihimizi özetleyen iktidar problemlerimizi buluyoruz. Tam karşımızda eşiğinden gözüken, yine karanlıkta parlayan bembeyaz ışıklarla bizi çağıran odada, dev meşum bir totaliter rejim ambleminin altında, binlerce minik beyaz askerin ilerlemekte olduğunu görüyoruz. Yoksa bunlar asker değil de yumrukları hava da yürüyen bir kalabalık mı? Arter’deki Chapman’lerin sergisinde alt kattaki işler gibi hayal ediniz bu askerleri: minyatür ama çoklar ve fakat bunlar bir de beyaz mı beyazlar. Çift başlı bir kuştan müteşekkil amblemin ise, duvara düşüyor kara gölgesi, her nasılsa tüfek formunda. Asker kalabalığı odayı kapladığından izleyiciye çok yer yok dönüyoruz bir süre sonra putların arasına ve dönmemizle birlikte beyaz neon ışıklarından kalabalıklar duvarlarda hızla koşmaya başlıyor ,göklerde uçan tuhaf cisimler, yerlerden onlara namlu çeviren askerlerden kaçınıyor. Bir süre sonra veya ilk anda, artık kişiden kişiye değişir, herhalde bu ışıktan uçuşan figürlerin içerdeki odanın minyatüründeki detayların aynısı olduğunu fark ediyoruz. Odada taş kesenler, buradaki duvarlarda ele geçmez ışığın hareketindeler.

IMG_1126

Aslen ışıkla yapılan işlerden haz etmediğimi söylemeliyim bana vaktiyle Sultanahmet’te geceleri yapılan ışık ve ses gösterilerini andırıyor, dijital teknolojinin algoritmalarıyla bezense de, aynı ucuzlukta bulmaktan kendimi alamıyorum. Lakin “işte demek ki bundan önce sahiden de ucuzunu görmüşüm” diyorum kendime. Bir yandan da bu putperest odadaki hareketi takip edebilmek için elimde cep telefonu adeta bir semazen gibi dönüyorum.

Salonun ortasındaki merdivenlerden aşağı indiğimizdeyse bir takım karmaşık koridorlara düşüyor ve sadece akıllı telefonlara indirilen bir uygulama sayesinde açığa çıkan donuk insan figürleri görüyoruz. Yukardakilerin aksine bu figürler canlanmayacaklar, hapsedildikleri bu boşlukta, bu buzdan cehennemde ebediyen kalacakmış gibiler.

Çağdaş sanattan asıl beklenen bir deneyim sunmasıysa eğer, ki bizce öyle,  Semyon Mikhailovsky’nin küratörü olduğu “Theatrum Orbis” (Dünyanın Tiyatrosu) isimli bu pavyondaki,  Grisha Bruskin imzalı “Scene Change” (Sahne Değişimi) isimli bu işin deneyimini dört dörtlük buluyoruz. Hem de fikrin orjinalliğinden değil, uygulamanın kusursuzluğundan geliyor bu: daha yeni Londra’da Whitechapel Gallery’de, çok daha da büyük bir mekanda heykellerin gölgelerini arkaya vurdurarak benzer bir etki yaratmaya çalışan “Medium Median” diye bir iş gördük mesela, hiç olmamıştı. Bu olmuş.

IMG_1117

Advertisements

Venedik Bienali 2 / Carole Feuerman

IMG_1075

Biz ilk kez geliyoruz belki ama Venedik Bienali’nin her sene aynı mekanlarda tekrarlanıyor olmasının etkisini yine de hissedebiliyoruz. Ülke pavyonları aynı binalara kilitli, karma sergi hep Arsenal’de falan olunca işlerin, hele de enstelasyonların içinde yer aldıkları şehirle diyalogu kesiliyor sanki. Oysa bu şehrin kendisi bir sanat eseri, zira organik biçimde gelişmiş değil yapılmış, yaratılmış bir şehir. Las Vegas’ın çöl ile ilişkisi ne ise Venedik’in su ile ilişkisi o ve Las Vegas’ın kumar ile ilişkisi ne ise Venedik’in de sanat ile ilişkisi o. Evlerin mimarisinden, kiliselerin içlerindeki nice ustanın imzasını taşıyan resimlerle heykellere kadar, bienal zamanı olsun olmasın aslen bir sergi mekanı burası. Daima kaybolma zaruretiyle de bitmek bilmeyen bir deneyim alanı.

Elbette bienalin şehre dağılan kısımları da var. Hatta kimi pavyonlar, kaybolduğunuzda yanlışlıkla karşınıza çıkarak varoluyorlar. Hayli ses getiren, sudan çıkıp binayı kavrayan dev eller gibi işler kuşkusuz bu şehir için, bu şehre hitaben yapılmışlar ama bu çoğunluğun kendi içine kapalı mekanlardaki kilitlenmişliğini değiştirmiyor, istisnalar kaideyi bozmuyor. Ülke pavyonları minik birer konsolosluk gibi Venedik’te kendi ülke topraklarını var ediyor, içine de zaman zaman Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın resmi faliyetini andıran bir tanıtıcı eser koyuyorlar. Kendilerini temsil etmek, oldukları yerle diyaloğa girmekten daha ön plana geçiyor.

Bu açıdan bakıldığında Bienal’in ana mekanlarından “Bahçeler”e deniz kenarından yürüyerek ulaşmaya çalışırken, önünden geçmek durumunda olduğumuz bir sergi, Bienal’in bir parçası olmasa da, Venedik ile, bienal içi sergilerin çoğundan daha başarılı bir diyaloğa giriyor.

Carole Feuerman hiperrealist heykelleriyle ünlü Amerikalı bir sanatçı. Heykelleri lolipoplar kadar renkli ve parlak, aynı zamanda çok da seksi. Fakat cazibeleri bir yandan da, sanatçının, heykelin çağrıştırdığı ağırlık ve durağanlığın aksine akışkan bir materyale yani suya odaklanmasından ileri geliyor.

Feuerman’ın heykelleriyle ilk kez 2013’te Contemporary Istanbul’da karşılaştık. Art arda sıralanan, separatörlerle birbirinden ayrılmış beyaz kutuların içinde yığın yığın sergilenen işlerin ve muazzam  bir insan kalabalığın arasında, geri çekilip bakmaya bile fırsat olmadan gördüğümüz bu heykeller, kalabalık bir oyuncakçı dükkanındaki göz alıcı oyuncağa uzaktan bakmışız gibi bir his bırakmıştı bizde. Heykellere çekildik ama yanlarına gidemedik. Şimdi tekrar Venedik’te karşımıza çıktılar ve burda ne kadar farklılar.IMG_1074

IMG_1084

Bir kere cehennemi sıcaktan kurtulabildiğimiz ağaçlı bir vaha gibi küçük bir parka yerleştirilmişler. Sahil yolunun yekpare beyazına çarpıp gözlerimizi alan acımasız gün ışığı, gölge ve serin parkın içine dağılmış aynalı toplardan yansıdığında apaçık ve karşı konulamaz bir çağrıya dönüşüyor. Bu aynalı topların üzerinde rengarenk deniz toplarıyla, parlak deniz simitleriyle hemhal olmuş, daha demin denizden çıkmış, ıslak mayolu, bedenlerindeki su damlaları henüz kurumamış kadın heykelleri yükseliyor. Gözleri kapalı bu kadınlar, sakin ve mutlular, hayatlarından zevk aldıkları bir andalar. Suyun etrafında biriktirdiğimiz tüm hikayelere ermiş gibiler. Saf, temizleyen, birleştiren, yaşamın ilk evini kuran su. Bir öğle vakti, denizde güneşin izlerini kovalayan, ışıkta mı suda mı yüzerek yorulduğunu bilmeyen ve karaya çıktıktan sonra nefesinin sakinleşmesini beklerken kısık gözlerle hala denizi izleyen her bedenin bildiği gibi gençleşmişler ve yenilenmişler. Kısa bir süreliğine, denizden karaya çıkmış ve hayatı kazanmış bir yaşam formundan başka birşey olamadıkları için özgürler.

Sudan müteşekkil bir şehirde kavrulmaya mahkum bedenlerimizle orada dikilip neden bu yüzücülerin heykellerine bakıyoruz da, şu iki adım ötedeki denize kendimizi atamıyoruz diye düşünüyoruz. Venedik’te de deniz, İstanbul’da olduğu gibi varlığıyla mekana hükmediyor ama kendini seyirlik hale getirmiş insanları içine almıyor artık. Maalesef evimizi zehirledik, şu heykellerin aldığı zevken mahrum ettik kendimizi. Onların gerçeğine ulaşamadığımızda, ağaçların arasından görünen Venedik evlerinin yarattığı fonda, sere serpe uzanan bu devasa heykeller tüm hipergerçekliklerinden soyunuyor ve bir rüya gibi uzaklaşıyorlar bizden. Bu rüyaya bakarken parayla aldığımız şişe suyu içip serinlemeye çalışıyoruz.

IMG_1093

IMG_1082IMG_1085

Venedik Bienali 1 / Çın, Cevdet Erek

IMG_4681

Çın, Cevdet Erek, 57. Venedik Bienali

Türkiye pavyonu Bahçeler’de değil de Arsenal’in avlusundaki iki katlı bir binanın üst katındaki devasa dikdörgen bir salonda kurulmuş. Amerika’lı sanatçı Mark Bradford ya da İngiliz sanatçı Phyllida Barlow’un düzenlediği pavyonlardakilere benzer bir şekilde, iş, içine yerleştiği büyük salonu neredeyse tamamen kaplıyor. Gördüğüm iki katlı bina yüksekliğinde, kalaslarla ve demirlerle oluşturulmuş dikdörgen bir konstrüksiyon ve bu yapının içine girmeden evvel sanki sınırlarını anlamak istercesine çevresinde bıraktığı dar koridoru turlamaya niyetleniyorum. Sağa dönüp yürümeye başlıyorum. 8-10 adım sonra dikdörtgenin yapının uzun kenarı bitiyor. Koridor yapının arka cephesi ve salonun kısa kenarına  yerleştirilmiş, ana işten bağımsız, bir kaç basamaklı bir tribün arasında kalan açıklığa varıyor. Bu açıklığa geldiğimde giriş kapısının çevresine kümelenmiş fotoğraf çekmeye çalışan ekibin gürültüsünü de arkamda bırakmış olduğum için bir takım sesler duymaya başlıyorum. Basit ritmik yapıların iç içe geçmesiyle oluşan örüntüler bunlar. İşin içine nereden girebileceğimi arıyorum. Çünkü sesler gerçekten çok güzeller ve onlara yaklaşmak, nereden geldiklerini bulmak istiyorum. Kısa bir müddet, salonun içine dağılmış ses kaynaklarından geldiklerini zannediyorum ancak kulağım zihnimden çok daha çabucak anlıyor ve bir imaj gönderiyor bana. Bu imajda sesler zannettiğim gibi ayrı yönlerden gelip mekanın çeşitli yerlerinde kesişip düğümlenmiyorlar, yukarda, kafamın solunda bir yerlerden iplikçikler gibi uzanıp havayı, yaz esintisi altında kıpraşan bir deniz gibi dalgalandırıyorlar. İçimde sabırsızlanan barbarı farkediyorum sonra. “Giriş yolunu aramayalım, şurdan maymun gibi tırmanıverelim yukarı” diyor. Barbarı dinlemiyorum. Sola dönüp dikdörtgenin diğer kenarına geldiğimde, kafesli tellerin arasından konstrüksiyonun içini, tribün basamaklarını, bana dönmüş beyaz dikdörtgen hoparlörleri ve içerde dolanan iki kişiyi görüyorum. Çok rahatlıyorum doğrusu, ben de içeri girebileceğim.

Tekrar başladığım noktaya geliyorum. Bu kez salona ilk girdiğimde her nasılsa farketmediğim soldaki rampayı görüyorum. Bu rampadan yürüyerek konstrüksiyonun içinde dolaşmak, hoparlörlerin önündeki balkona çıkmak, basamaklardan aşağı inerek ortadaki boşluğa ulaşmak mümkün. Fakat hoparlörlere ulaştığımda o balkonda baya oyalanıyorum. Zira her birinden ayrı bir ses geliyor ben de kulağımı yaklaştırıp tek tek her birini dinliyorum. Çoğu perküsyon, bir kısmı çok büyük ihtimalle Cevdet’in kendi sesiyle kaydettiği cümleler ve bir gitar. Sonra seslerin birinden diğerine geçmek için kafamı her oynatışımla bu cümleleri birbirine bağladığımı farkediyorum. İşte o noktada insan daha büyük adımlarla sıçramaya, kafasını aşağı yukarı sallamaya, pozisyonunun en ufak değişikliğiyle oluşturduğu müziği devam ettirmeye çalışıyor ve basbayağı dans ediyor.

“Ya ya ya” ları “şa şa şa” ları “ bir ülkeyi temsil eden bir bireyi” ve hepsiyle karışan oynak ritimleri dinledikçe bu tuhaf, derme çatma mekana gittikçe ısınıyorum. Sonuçta Türkiye pavyonundayım ve tıpkı Türkiye’de olduğu gibi bir inşaat alanının içindeyim. Dinlediklerim, İstanbul’un bilmem kaç tepesinde yükselen gecekondu apartmanlarının mozaik cephesinin sessel karşılığı. Gerçekten de Türkiye’yi bir inşaat olarak temsil etmekten daha isabetli ne olabilir diye düşünüyorum.

Sonra da diyorum ki kendi kendime, kulak verince, zaman verince, dinleyince, seslerin birbirine karışmasına izin verince, seslerin birbirine karışmasından keyif alınca, dans edince, ancak dans edince, bu işte mahsus boş bırakılmış sahneyi dolduracağız and everything is going to be fine.

Tekrar rampayı geri yürüyüp, başladığım noktaya dönüyorum üçüncü kez ve Cevdet’le karşılaşıyoruz. Bu işle ilgili, bienaldeki diğer işlerle ilgili, bienalde olmayan diğer işlerle ilgili, 20 küsur sene önce Rumelihisarı’nda nasıl tanıştığımızla ilgili konuşuyoruz. “En üst kattaki hoparlörlere boyum yetişmedi, ordaki sesleri kaçırdım” diye hayıflanıyorum. “Onlar boş zaten, belki zaman içinde onlara da birşeyler eklerim” diyor. Sonra bana hala gözümden kaçmış bir detay gösteriyor. Hoparlörlerin olduğu balkonun altı boş bırakılmış, bu da giriş kapısından dümdüz yürüyüp yedi sekiz adımda diğer salona geçmeyi mümkün kılıyor. Gerçekten de konuştuğumuz müddette, etraflarında dönen dünyayla ilgilenmeden bu koridoru yürüyüp kaybolan sergi gezerler görüyorum. Türkiye’nin debdebeli rüküşlüğünü fersah fersah aşan bu mütevazi dokunuşa ayrıca hayran kalıyorum.

Screen Shot 2017-06-23 at 17.04.55

Rota 01

 

Reloaded / Rota 02:

Türkiye pavyonuna adımımı atar atmaz Cevdet’i görüyorum, pavyonun aydınlık kısmının kısa kenarları boyunca uzanan tribünün basamaklarında oturmuş salata yiyor. Önüme çıkan rampa marifetiyle yanına varıyor, basamaklara çömelip sohbete dalıyorum. Bilmediğin takdirde, pavyonu bulmanın kolay olmadığından söz ediyorum. Cevdet çoğu izleyicinin nasıl pavyonun farkına bile varmadan koridordan geçip gittiğini anlatıyor. Ben zaten bu kalabalıkta çoğu izleyicinin, çoğu şeyi atladığını, işlerin bir çoğunun tekrar tekrar deneyimlenmeyi gerektirdiğini söylüyorum. Laf umutsuz bir ideal izleme konumuna varmadan, vaktimi sanatçıyla konuşmak yerine sanat işiyle geçirmeye karar veriyorum ama sanatçının yönlendirmesine uyarak doğrudan karşımdaki boşluğa ve basamaklara doğru gidiyorum. Cevdet boşluktaki hilal biçimli tahta parçasını, sadece seyircilerin bu alana girebileceklerini anlamaları için koyduklarını söylüyor, son olarak.

Boşluğun ortasına geldiğimde belli belirsiz sesler duyuyorum. Birisi bana “çık, çık, çık” diyor, beni önümdeki basamaklara çıkmaya teşvik ediyor adeta. Ama aklıma bambaşka bir çağrışımla geliyor bu ses: sevgili arkadaşım Baran’ın ruhen düşük hissedenlere, depresyona meyledenlere, bunalıma düşecesiye görünenlere “çık, çık, çık, çık” demesini. Son tahlilde yükselmeye davet sayarak çıkıyorum merdivenleri ama aslında “çık çık” sesinin bir olumsuzlama, onaylamama anlamı olduğunu da ancak sonradan hatırlıyorum. Olumsuzlayan “çık çık” biraz daha yavaş, sanki sesler arasında daha uzun esler var, dilini damağında şaklatan, parmağını da bu ritme uygun olumsuzladığının burnuna doğru sallayan bir ses, olumsuz “çık”. Oysa bu duyduğum “çık”ta acele etmeye kışkırtan, sabırsız bir hal var. Hızlı, kısa el çırpmaları eşliğinde, “hadi bakalım” dercesine. Herhalde tribünle de birleşince bu ses ve tavır bana Gezi zamanı forumlarındaki sessiz alkış işaretinin, zihindeki karşılığı gibi de geliveriyor bir an için.

Tüm bunlar çağrışadursun epi topu bir kaç basamak tırmanıp hoparlör olduklarını varsaydığım ama hoparlör deyince sesi yükselten ve yayan bir nesne akla geldiğinden, bunlar ise volumü yükseltmeden sesi de ince çizgilerden daha öteye yaymamayı başardıklarından ne diyeceğimi de bilemediğim beyaz kalın şeritlerin üst üste dizilmesiyle elektrikli kalorifer dilimlerini de andıran ses kaynaklarına varıyorum. O zaman duyduğumun “çık çık” değil “ya şa” olduğuna kanat getiriyorum. Gözümün önünde bir çok ses kaynağı varken, neden tek bir ses olduğunu düşünüyorum, neden bu tek sesin uzaktayken bir şey, yakındayken başka bir şey olarak duyulduğuna vehmediyorum da, kayıtlı sesin ben çıkana kadar değişip başka bir şey olduğunu düşünmüyorum, gerçekten bilmiyorum. Halbuki varsaymadıklarım sesle ilişkime dair daha tanıdık olana denk düşüyorlar. Belli ki alışık olmadığım bir işitsel deneyimin içindeyim ve otomatikman zihnim alışık olmadık sonuçlara meylediyor. Tabii tribünler ile “ya ya ya şa şa şa” sesleri birleşince birden ortam daha ziyade bir stadyumu andırıyor, derby maçlarıyla, diploma törenleriyle, eski 19 Mayıs kutlamalarıyla her tür kullanımıyla stadyum.

Oysa ancak mekanın öte tarafına ses kaynaklarının arkasına, aradaki koridorun ötesine geçip, o ana kadar durduğum boşluk ve tribünün ayna görüntüsüne geçtiğimde anlıyorum ki, stadyumların bazı meşum kullanımlarını hiç de düşünmemişim demin. Bu simetrik alanın camlarına bir filtre konmuş, dolayısıyla mekan loş ve tel örgülerle birleşen bu karanlık, insanda toplama kampı etkisi yaratıyor. Stadyumların toplu tutuklamaların geçici hapishaneleri olabildiğini, bir ses işinde olduğumuz için mi bilmem Victor Hara’nın feci öyküsünü falan da hatırlıyorum bu tarafta. Ama aydınlık tarafta Gezi forumlarını düşünmüş olduğumdan, bu karanlık tarafta da şu geliyor aklıma: Gezi basılıp dağıtıldıktan sonra oradaki tüm çadırlar, eşyalar vs. toplanıp o zaman inşaat halinde olan Beşiktaş Stadyumu’na yığılmıştı. Uzun süre öylece durdular, bir süre sonra tamamının üstüne bir branda serildi görünmez oldular, sonra inşaat mı yuttu onları, ne oldu bilmiyorum. Her gün stadın yanından Dolmabahçe tüneline giren bir otobüs”e bindiğimden, bir süre Gezi çadırlarının stadyumdaki son demlerine tanık oldum ama sosyal medyada falan da kimsenin çadırların stadyuma konulduğundan söz ettiğini hatırlamıyorum. İlahi Cevdet “çın” işin sayesinde Gezi’nin kulaklarını çınlattım.

2017-06-23-PHOTO-00000032

Çın, Katalog