RSS Feed

Tag Archives: 14. İstanbul Bienali

Tuzlu Su: 1- Mahalle

Michael Rakowitz, Eti Sizin Kemiği Bizim, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Michael Rakowitz, Eti Sizin Kemiği Bizim, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu


Lafı hiç dolandırmadan sadede gelelim: 14. Bienal Tuzlu Su’yun, 7. Bienal EgoKaç’tan beri gelip geçenler arasındaki en iyi bienal olduğunu düşünüyoruz. Yıllardır bir yanımızı illa ki tatminsiz bırakan bienallerle alakası yok, baştan sona hayranlıkla gezdik ve hayranlığımız tekil eserlerden ziyade küratör Carolyn Cristov-Bakargiev’e yöneldi: eserlerin birbiriyle rezonansını, şehre dağılımını, şehirle kurdukları ilişkiyi dört dörtlük bulduk. Şehri geçmişiyle, bitmek bilmeyen dönüşümüyle bu kadar iyi kavramış olmasına şaşıyor, hayatta en çok kafa yorduğumuz mevzulardan biri olduğunu düşündüğümüz kentsel dönüşüme yepyeni bakış açıları kazandırmış olmasına inanamıyoruz. Tortul kayalar gibi tabaka tabaka her bir dönemini, her bir aşamasını gezdirtiyor bize bu dönüşümün ve yenilenmeyle, soylulaşmayla birlikte kaybettiklerimizi deri, et gibi tabaklarımızdan sızarak kemiklerimizde hissettiriyor. Nostalji değil bu; teni soyunca, eti kanırtınca, ardında kalan beyaz kemikler kadar sahici, hala küflenerek, çürüyerek, restore edilerek var olmaya devam eden bir geçmiş, kemik unundan yapılma kartonpiyerlerden, beton harcına uzanan şaşırtıcı bir inşa ve yeniden inşa süreci. Nasıl vakıf olmuş bu “yabancı” kadın tüm bunlara diye şaşırıyoruz. Köklü yerlisini dışlayarak, sürerek yabancılaştıran bir kültürün, kendi yerliliğini bir yabancıdan dinlemeye ihtiyacı var belli ki.

***

Hera Büyüktaşcıyan, Önceki Günün Adasından, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Hera Büyüktaşcıyan, Önceki Günün Adasından, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Bienalin bol mekanlılığını ve mekanların dağınıklığını, pek de sevdiğimiz bir olgu olan “gezdiren sanat” bağlamında düşündük önce. Balat’ta sokak sokak dolaşıp JR’ın “Şehrin Kırışıkları” duvar resimlerini aradığımız günü anımsayarak. Fakat bu hazine avı tadını, bu “sanat bahane şehrin bilmediğimiz yerlerine dalmak şahane” tavrını ön plana alınca, “keşke sadece sıra dışı mekanlar seçilseymiş İstanbul Modern, Arter, Pera Müzesi, DEPO gibi bilindik kurumsal mekanlar hiç kullanılmasaymış” diye de düşündük. Nitekim ilk bienal turumuzu bu kurumları dışlayarak, senelerdir yaşadığımız mahallemizde yaptık. Bu tur bizi yürüme mesafesi içinde, taş katmanlarının kesitlerini incelercesine, soylulaştırmanın farklı katmanlarına götürdü. Aynı sokakta çoktan röneve edilip butik otele dönüştürülmüş eski bir binaya, neredeyse dört duvar kalmış çökmekte olan bir başka binaya, hala otopark olarak kullanıldığı halde yıkılmasına çoktan karar verilmiş, kararın uygulanması için bienal bitimini bekleyen bir diğer binaya sokunca küratör bizi, ister istemez bienalin tüm mekanlarına bu katmanların hangisine denk düştüklerini merak ederek yaklaşır olduk. O vakit fark ettik ki Rum Okulu ilk kez bienal mekanı olmuyor ama ilk kez mekanın kendi tarihi, içindeki serginin bir parçası haline geliyor ve tıpkı bunun gibi İstanbul Modern’den Arter’e, Pera Müzesi’nden Masumiyet Müzesi’ne kadar bienalin tüm bilindik, kurumsallaşmış mekanları da çeşitli soylulaştırma katmanlarında tuttukları yer itibariyle anlamlanıyorlar.

Fransız Yetimhanesi, Tuna Erdem

Fransız Yetimhanesi, Tuna Erdem

Bu kafaya bir kez girince, İtalyan Lisesi’nin çatı katında saat başı başlayan ses enstelasyonunu beklerken, bir alt kattaki dokuz saatlik filmden biraz daha izlemek yerine pencereden gördüğümüz muhteşem binaya vakit ayırmayı tercih ettik. Sonra da şu inanılmaz olayı yaşadık: Lise’deki işlerin hepsini görüp yeni bir bienal mekanına doğru yol almak için görevlilere Fransız Yetimhanesi’nin yerini sorduğumuzda, yetimhanenin bienalin “hayalet mekanlar”ından biri olduğunu, gidilerek görülmediğini, İtalyan Lisesi’nin üst kat pencerelerinden bakarak görülebildiğini öğrendik. Meğer pencereden seyretmeyi, diğer işlerle biraz daha vakit geçirmeye tercih ettiğimiz bu yapı, zaten bienalin parçasıymış. İstanbul’a küratörün baktığı gibi bakmaya başladığımızı, aynı İstanbul’u paylaştığımızı düşünüp sevindik. Ama ne kadar ilginç bu yabancının bize, hem de yaşadığımız mahallede, yeni yerler gösterebilmesi. Bir yandan da değil tabii. Zira “İtalyan Lisesi’nin penceresinden göründüğü hali ile Fransız Yetimhanesi”, lisenin öğrenci ve çalışanları için oldukça tanıdık olsa gerek ama ne kadar yakında, ne kadar uzun süre yaşarsanız yaşayın geri kalan tüm mahalleliye yabancı, kapalı bir bakış açısı. Söz konusu binalardan birinin “İtalyan”lığına, diğerinin “Fransız’lığına hiç değinmesek bile, yabancılığın bu bağlamda da, bu şehirde de yerlilikle elele olduğunu teslim etmek gerekiyor. Sanki kamuya kapanan mekanlar, bizi yabancıya yabancılaştırarak kendi içimize kapıyor, kilitliyor.

Prabhakar Pachpute, Bize Kalan Mavi Su, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Prabhakar Pachpute, Bize Kalan Mavi Su, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Nitekim bienal sadece bu kıyıda kalmış bakış açılarını paylaşmakla kalmıyor, yeni bakış açıları oluşturmaya zorluyor bizi. Mekanların içine girdiğimizde de, alışık olduğumuz dört duvardan ziyade, sık sık tavana baktırtıyor sayısız işleriyle. Önce Çukurcuma’daki metruk evde baktık tavana, sonra Rum Okulu’nda Hintli sanatçılar elimizde fener zifiri karanlıkta 20 minik madenciyi arattılar tavanlarda. Karşı odada daha büyük bir madenci yatmış tavana bakıyordu ve kafasındaki fener projeksiyon olmuş tavana film yansıtıyordu. Rum Okulu’nun bir üst katında ise Chicago’dan Yıldız Sarayı’na uzanan hatta, Kızılderili soykırımını Ermeni soykırımına bağlarken köpek katliamını da  terkisine alan bir olguya dönüşüyordu tavan süsleri kartonpiyerler. O kadar etkileyici bir tarihin izini sürüyordu ki bu iş, bir kez maruz kaldıktan sonra İstanbul’da her bina bienal mekanına dönüştü, her gözümüze takılan kartonpiyer tüylerimizi ürpertti. Ada köşklerinden metruk binalara kadar heryerde tavanlara baktıran bienal adeta bize “başımızın üstünde yeri var“ dediğimiz ne imiş, “başımızı sokacak yerimiz neresiymiş” sorgulattı ve tabii “kim var imiş biz burada yoğ iken”i de.

Deniz Gül, Taş (El Yazmaları Yanmaz), 2015, Ev

Deniz Gül, Taş (El Yazmaları Yanmaz), 2015, Ev

Hiçbirimiz yokken var olan tuzlu su, bienalin kavramsal sınırlarını şehrin merkezinde kıvrılan su yolunun çok daha öncesine uzatıyor. Ama bu mitik geçmişle karşılaştığımız Büyükada kıyılarını bir başka yazıya bırakıp Beyoğlu’nun sokaklarına sızan tuzlu suyun şu andaki hayatta işittiğimiz yankısından bahsedelim önce. Tuzlu su bu şehre güzelliğini bahşeden hazine. Bazen İstanbul’da, her yer binalarla çevrelenmişken, bu binalardan arta kalmış dolambaçlı ve plansız sokaklarda akıllı telefondan konuşan, tuhaf telaffuzlu kadının artık alıştığımız sesini dinleyip yolumuzu bulmaya çalışırken ve denizin nerde olduğunu bile kestiremezken, aslında deniz kenarında bir şehirde yaşadığımızı hatırlayıp mutlu oluyoruz. Lodosta martı sesleriyle, tembelliğe varan bir yavaşlıkla, poyrazda içe işleyen buz taneleriyle ve hep tuz kokusuyla deniz şehre sokuluyor. Bienalin peşinde yürüdüğümüz sokaklarda mavi bir ışıltı olarak bizimle dolaşıyor. Gelgelelim güzelliğe sahip olmak istediğimiz her seferde olduğu gibi paylaşamadığımız tuzlu su bir yandan bu şehrin üzerine çöken bir lanete dönüşebiliyor. Son zamanlarda şehirle ilgili hep sevimsiz şeyler konuşuyor, kötü haberler alıyoruz. Bir dükkan kapanıyor, bir ev yıkılıyor, bir park çevreleniyor, ağaçlar sökülüyor, yollar genişliyor, bir şantiyede yaşamaya çalışıyoruz.

Cevdet Erek, Bir Ritim Mekanı, 2015, Otopark

Cevdet Erek, Bir Ritim Mekanı, 2015, Otopark

Yine de biliyoruz ki durumumuz istisnai değildir. Bizden önce şehrin nice sahibi tartaklanmış, hırpalanmış, sürülmüş, kovulmuş, malını, mülkünü, şehrin yeni sahiplerine terketmiş. Şimdi mütemadiyen ‘soylulaşan’ bu mahallenin sokaklarında dolaşırken soyundan sopundan koparılmış binalara girip çıkarken, arkasında bıraktığı maddi zenginliğine odaklandığımız gidenin şehirden çekilen ruhunun tıpkı yaz sıcağıyla çekilen sular gibi ardında çorak tepeler bıraktığını, yaşantımızın kuruduğunu anlıyoruz. Ruhun çekilmesiyle beliren boşluğun her zerresine nüfuz eden paranın içinde yaşıyoruz artık. ‘Değerlenen’ mahallelerin, binaların, noktaların içinde. İçinden geçtiğimiz her mekanın ve her anın değeri parayla ölçülüyor. Para yanımızdan akıp gidiyor ve biryerlerde birikiyor. Ama yakın geçmişteki fiziksel gerçekliğinden kopmuş, sıvılaşmış hatta gazlaşmış, ele avuca sığmayan bir birikim bu artık. ‘Gerçek’ paranın buharlaşmasından sonra boşalan kasa dairelerinde ise artık sanatla karşılaşıyoruz. Küratörün, vaktiyle paranın sahibinden gayri gözlere kapalı bu kasalarda, mahfazalarından kaçmış geleneksel İznik çinilerini ve dans etmeyi beceremeyen kuklaları sergilemesi bir hayli anlamlı geliyor dolayısıyla bize.

Meriç Algün Ringborg, Siz Hiç İncir ağacının Çiçek Açtığını Gördünüz Mü?, 2015, Adahan Otel

Meriç Algün Ringborg, Siz Hiç İncir ağacının Çiçek Açtığını Gördünüz Mü?, 2015, Adahan Otel

Wali Raad, Okuyucuya Bir Diğer Mektup, 2015, Kasa Galeri

Wali Raad, Okuyucuya Bir Diğer Mektup, 2015, Kasa Galeri

Ve bienal bize “oysa başka türlü de yaşayabilirdik” dedirtiyor. “Yabancı dil” diye İngilizce ya da Arapça öğrenmek yerine Rumca yada Ermenice öğrenebilir, Boğazkesen’in sonunda boş tutulan bir otoparkta mola verebilir, banklara uzanıp boşlukta yankılanan ritimlere bırakabilirdik kendimizi. Alt katında Atlantic Records külliyatının çalındığı köşedeki o dükkan hep kalabilirdi, gidip orada müzik dinleyebilirdik, bir ara bir seramikçi gelip bir tabak yapabilirdi, otel odalarına yayılan incir yapraklarının kokusunu duymak için yolumuzu değiştirebilir, boş binaların duvarlarına yansıyan imgeleri seyredebilirdik. Bu çalıntı zaman herhangi bir günün içinde kendine yer açabilirdi. Her gün geçip durduğumuz sokaklara yayılan sanat, bu başka hayatı bir müddet de olsa yaşamamızı sağladığı için mutluluk verici ve neden bu hayatın ‘başka’ ve bu kadar da geçici olması gerektiğini hatırlattığı için de kışkırtıcı.

Janet Cardiff ve George Bures Miller, Hüzünlü Vals ve Dans Edemeyen Dansçı, 2015, Vault Karaköy The House Hotel

Janet Cardiff ve George Bures Miller, Hüzünlü Vals ve Dans Edemeyen Dansçı, 2015, Vault Karaköy The House Hotel

Acaba neden zamanımızın ve mekanımızın küçük bir parçasını sanata ayır(a)mıyoruz? Para yüzünden diyenler olacaktır. Otel odalarının gecelik fiyatlarını aylarla çarpan, boş tutulan otoparkların cirolarını, iskeleye park edilmiş feribotların kiralarını düşünen zihinler çalışmaya başlayacaktır. Halbuki mesele buysa ve gerçekten herşeyi hesaplayabilmek mümkün olsa inanıyoruz ki gözümüzde büyüyen bu masraflar akıttığımız terin, döktüğümüz gözyaşının bir avucunu karşılayamaz. Öyle ya asıl değerli “tuzlu su”lar bunlar olsa gerek.

Kemikler ve Kartonpiyerler, Tuna Erdem

Kemikler ve Kartonpiyerler, Tuna Erdem