RSS Feed

Seza Paker / Sea of Tranquility / GALERIST

sezapaker5 sezapaker6

Varèse seslerin özgürleşmesi makalesinde zihnindeki imgeleri kağıda dökerken yaşadığı zorluklardan, notasyonun ona yetmeyişinden, sesleri ifade edebilecek yeni araçlara ihtiyaç duyduğundan bahseder. Elektronik müzikten sound art’a performansçının iktidar alanından, dinleyicinin konumuna dair çeşitli sorulara uzanan bu makalenin benim için en can alıcı noktası Varèse’in zihninin içindeki ses hareketlerini ve ilişkilerini tasvir ettiği bölümdür. Düzlemler ve cisimler olarak hayal ettiği seslerin birbirlerinin içinden geçebildiği ya da bazen çarpıştıklarında yönlerinin, hızlarının değiştiği bu dünya bana o kadar yabancı gelir ki makaleyi her okuyuşumda ne denli temel bir noktada farklı olduğumuzu farkedip heyecanlanırım. Varèse’in tasvir ettiği bu dünyaya düşünce dünyası demek doğru olmaz, bu daha ziyade düşüncelerin ruhu olabilecek imgelerin dünyasıdır. Benim için sesler sıcaklıkla, ışıkla ve karanlıkla ilişkilidir, kendi halime bırakıldığımda onları geometrik şekiller olarak hayal etmek bana uzaktır. Yine de Varèse’i okuyunca anlayabilirim, ama öncelikle farklı olduğumuzu farkederim. Bu farklılığı farketmek kanımca iki şeye yarar; öncelikle kendime özgü olana sahip çıkabilmeme, sonra da farklı olanı zenginleştirici bir deneyim olarak yaşayabilmeme. Zira öznel imge dünyalarını karşılaştırmak, birbirimize anlattığımız rüyaların hangisinin daha güzel, daha yetkin, daha başarılı olduğunu tartışmak kadar nafile ve saçmadır.

Farklılıktan alabildiğine korkulduğunda, benzerlik ve hatta birlik ısrarla teşvik edildiğinde, insanlar sabah okudukları gazeteler gibi konuştuğunda, hayat, aynı yöne giden binlerce arabanın ağır ağır süründüğü trafikte beklemek gibi boğucu olur. Böyle bir gerçeklikte farklılık ferahlatıcıdır, bir tek bahar sabahlarında dokunabildiğim bir serinlik gibi.

Seza Paker’in işleri tam da böyle bir serinlik gibi çarptı bana.

sezapaker4a

Bu sergide, bazen tek başına sergilenen, bazen de bir seri olarak kurgulanmış fotoğrafların kaydettiği anlar, geniş bir zaman aralığından devşirilmişlerdi. Şüphesiz fotoğraflara eşlik eden çizimler ya da bambaşka dokulardaki nesnelerin biraraya getirildiği kolajlar da yine birbirine komşu olmayan anlarda üretilmişlerdi. Yani sergi, nerden baksak birkaç onyıla yayılan bir süreçte gelip geçmiş anların ya da anıların kompoze edildiği bir bütünlük olarak okunabilir. Gerek bu bütünlüğü sağlayan gerekse tekil işlerin parçalarını birbirine bağlayan ilişkiler ağı incecik de olsa net bir kesinlik olarak varlığını hissettiriyor ama ayağımıza dolanmıyor. Zira sanatçı nesneleri, renkleri ve anları çağrışımlarla, yansımalarla ve hafif dokunuşlarla biraraya getirirken aktardığı fikri dayatmaksızın, izleyiciyi hapsetmeyecek bir açıklık ve zerafetle sunmuş.

sezapaker2 sezapaker1

Sahaflarda eski fotoğraflara bakmanın, facebook’da tanımadığın insanların foto albümlerinde dolanmanın, anneanenin sandığında bir tomar sararmış gençlik fotoğrafı bulmanın hatta bulurum umuduyla sandıkları karıştırmanın hazzı var bir yandan bu fotoğraf dizilerinde. Diğer yandan Roland Barthes’ın fotoğrafta herkesi kendi özel canevinden vuran detay olarak tarif ettiği punctumu, yani alabildiğine öznel olanı paylaşılır kılıyorlar.

Kalabalık bir fotoğraftaki tek bir figürün üzerindeki kırmızı elbisenin detayını punctum kabul ederek tekrar baktık fotoğrafa, kendi punctumumuz bu olmasa da. Bu detaydaki çizgileri, gölgeleri, tonların hareketini izleyip eteğin hangi küçük parçasına odaklandığımızı aradık. Bulamadık, ama ne önemi var. Yanyana sıralanmış bir dizi eski fotoğraftaki hikayenin farklı versiyonlarını birbirimize anlatırken kendi kadrajımıza yepyeni bir buluşma sığdırdık. 7 kelimenin 7 imge ile eşleştirildiği kurguyu izlerken kelimenin çağrıştırdıklarını arayarak baktığımızdan kareye, kendi gözümüzle göreceklerimizden bambaşka şeyler gördük. Bir yandan punctumun önceden açıklanıp, fotoğrafın sonradan gösterildiği sofistike bir oyun oynadık, bir yandan da zihnimizde hareketlenen sözcükleri ve anıları takip ettik. Kelimeler imgelere pamuk ipliği ile bağlıyken anlaşabilmemizin ne büyük bir mucize olduğunu hatırladık. Ya da anlaşamamamızın o kadar da önemli olmadığını. Deniz kıyısından toplayıp eve getirmekten çok hoşlandığımız rengarenk taşların nasıl ölçülebileceğini düşündük. Soyut ve somutu birbirine bağlayan çizgide ilerlerken bir kolajda Feldman’ı, bir fotoğraf dizisinde Blow-Up’ı hatırladık. Velhasıl ferah ferah sığabildiğimiz boşluklarda adeta bir oyun alanına davet edilmişiz gibi dolaştık.

Sergiden çıkıp İstiklal Caddesi’nin keşmekeşine daldığımızda arkamızda bıraktığımızın bir huzur denizi olduğuna emin iyice olduk. Orada haftalarca sakin sakin durmuştu ve maalesef son gününe yetiştiğimiz için bir daha ziyaret etmemiz mümkün olmadı.

sezapaker7

Nalan Yırtmaç / Lütfen Arkaya Doğru İlerleyiniz II: Afetşehir / X-Ist

nya nyb nyc nyd

İstanbul’un derme çatmalığını, mimariyi yok sayan “olduğu kadarcılığı”nı dile getiren bir serginin, içinde yer aldığı galeriye de, aynı türden bir olduğu kadarcılık ve derme çatmalık hakim. Nezih ve zengin bir mahalledeki bu galeriye, adeta korsan bir DVD’ciye gidercesine, dik dar döner merdivenlerden aşağı inerek ulaşılıyor. İçerideki küçük salon ve ona bağlanan çıkmaz koridor hiçbir sergiye yetmiyor. Yetmediği için işlerin sayısı da azalıyor değil ama, zira komşusu ferah ve geniş nice galerinin aksine, en bakılası işleri burası topluyor. Fakat bu yer sıkıntısı ve iş fazlalığı birleşince tıpkı Nalan Yırtmaç’ın tablolarındaki absürdlüklere benzer durumlar oluşuyor galeri mekanında. Misal bu sergide, üç adet tabloyu doğru düzgün görebilmek için ileri bir adım atıyorsunuz ve sol tarafınızdaki küçük girintiye milimi milimine yerleştirilmiş bir masada oturmuş çalışmakta olan birisiyle karşılaşıyorsunuz. Çoğunlukla başını bile kaldırmadan, sizi yok sayarak işine devam ettiğinden, pekala bir tür “iş” olduğunu bile düşünebilirsiniz.

Bu oyukla daha önce başka sergilerde de müşerref olmuş ve sürrealistlerin, dikiş makinesi ve şemsiyenin tesadüfi birlikteliklerine yaptıkları atfı hatırlamıştım. Lakin ilk kez bu sergide daha da dermeçatma bir “gizli oda” keşfettim. Diğer sergileri gezerken farketmediğim bir sürmeli kapı şimdi açıktı. Koridorda ilerlerken iki büyük tablo arasına düşen bu açık kapının çerçevesini bir an da olsa bir tablo çerçevesi gibi algılamak mümkündü. Kapının ardındaki büroda, bilgisayar başında çalışmakta olan üç kişinin durağanlığı, görünenin sahiciliğini sorgulatıyor ve Yırtmaç’ın iki tablosunun arasındaki üçüncü bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz duygusunu yaratıyor. Bu ofiste çalışanların da, “afetşehir” sakinleri olduğuna şüphe yok. Refüjde, atlı araba arkasında, uykuya tahsis edilmemiş mekanlarda, gözlerden uzak, mahremde yapılageleni vitrinde yaşamak durumunda bırakılmış ve bunu kanıksamış tablo karakterleri gibi bu afetşehir sakinleri de, çalışmaya tahsis edilmemiş bir mekanda, gözler önünde, adeta bir enstelasyon gibi çalışmayı kanıksamış gözüküyorlar.

Sergideki tablolardaki insanlar da olmayacak yerlerde karşımıza çıkıyorlar. Mesela otoyolların çevrelediği boşlukta dizlerini karnına çekmiş derin derin uyuyabilen yaşlı kadın kim? Perspektif günbatımına doğru alabildiğine uzanan gökdelenleri küçülttüğü için yaşlı kadın gökdelenlerle sığamayacak kadar büyük görünüyor. Ancak otoyolların ortasındaki boşluğa zar zor sığabilecek kadar da büyük olmamalıydı. Belki de uyuyor olduğu için, bir insanın dev gibi isteklerini, özlemlerini, rüyalarını temsil ettiğini düşünebiliriz. Ya da belki de, bambaşka bir perspektiften, içine sığabildiği bir yataktan, huzurla uyuyabildiği bir boşluktan koparılıp buraya, iki araya bir dereye yerleştirilmiş olduğunu hayal edebiliriz. Bu yaşlı insan ruhunu sığdıramadığı gökdelenlerden fırlayıp bu boşluğa atmış olabilir kendini. Nitekim bu şehirde otoyol kenarlarındaki cılız ağaçların dibine çömelmiş gazete kağıdına sarılı kutu biralarını içen adamlar, lale bahçecikleriyle süslenmiş bir yamacın kenarına ilişmiş, aşağıda akan trafiği vaktiyle izledikleri akarsuyu izler gibi izleyen gençler, bir yandan örgü örüp komşularıyla konuşurken bir yandan da etraftaki çoluk çocuk yola fırlamasın diye gözleri tetikte kadınlar görmeye alışığız. Velhasıl resimdeki tuhaflık batan güneşin pembeliği ile çevrelenmiş yaşlı bir kadının refüjlerin ortasında huzurla uyuması değil, perspektif. Yaşlı kadın şehre çok büyük geliyor.

Güneşin batışıyla birlikte şehirdeki son renkler çekildiğinde siyah beyaz şehrin tepesinde belirecek olanlar ise yanyana neşeyle poz vermiş iki adam. İki mahalle afacanı gibiler, kabahatlerine göz yumulacak, haytalıkları delikanlılıklarına verilecek, bükülemeyen bilekleri öpülecek, zorbalıkları babacanlığa evrilecek iki çocukluk arkadaşı gibiler. Biri eski müteahhit yeni Şehircilik Bakanı Ertuğrul Bayraktar, diğeri şimdinin müteahhiti ve belki de geleceğin Şehircilik Bakanı Ali Ağaoğlu. İnşa ettikleri renksiz şehrin tepesinde memnunlar. Buralar onların, bu kat kat binalar, a’dan z’ye alfabeyi tüketen isimleriyle alışveriş merkeziumları onların. Onların bulunduğu noktadan bakıldığında şehir tümden binalara teslim olmuş, bir karış açık alan kalmamış. Herhalde en son rezidans parçası da kapılmış, herkes rahatlamış, artık hareket etmeye gerek yok. Yola da gerek yok.

Karşılıklı asılmış bu iki resmin arasında ise serginin en güzel resmi var. Bir rüyanın arkaplanı gibi tekrarlayan bir desenin önünde resmedilmiş bir at ve arkasına bağlı arabada uyuyan bir çocuk. Dünyanın bir masal gibi uçucu renklerle bezendiği, bir yerden bir yere hareket etmenin yavaş ve küçük ölçekli bir çerçevede cereyan ettiği zamanları hatırlatıyorlar. At boynuna takılmış torbadan yem yiyor, ilerlemiyor, çocuk uyuyor. Hareket için bir hazırlık var ama acele yok, ya yol uzun değil, ya da her gece bir rüyayı tekrarlayacaklarının bilgisiyle, kendini tekrarlayan desenlerin ortasında sakince bekliyorlar.

Biri yaşlı biri çocuk uyuyan bu iki kişi ve karşılarındaki cin gibi iki adam belli ki yeni düzeninin dinamiklerini temsil ediyorlar. Hep birlikte içinde debelendiğimiz bu şehir azmanı, iktidar sahiplerinin ve müteahhitlerin kolkola verdiği bir dünyada dönüşüyor, şehirde yaşayan insanların bu dönüşümün temposuyla, yönüyle, işleviyle ilgili inisiyatifleri askıya alınmış, mimarlar ve şehir plancıları aradan çıkarılmış. Siyasi kararlar harekete geçiriliyor, şehri müteahhitler tasarlıyor, insanlar uyuyor.

Sergideki uyumayan insanlar kafalarına geçirilmiş evlerle temsil edilmişler. Oluşturdukları figür çok tanıdık bir deyimin somutlaşması, metaforun gerçekleşmesi olarak okunabilir. Başını sokacak bir ev bulmuş bu insanlar. Ama metafor böyle görselleştirildiğinde başını sokacak bir ev hayali insanların kafalarının ve kafalarının içinde ortaya çıkabilecek tüm düşüncelerin önüne geçmiş. Saplantıya dönüşmüş bu hayal insanların geleceğini, yüzlerini, gözlerini, kulaklarını kapatmış. Kafalarını eve gömmüş insanlar ve gökdelenlerin tepesindeki iki memnun adam, naif hayallerin kurnaz yatırım araçlarına tahvil edildiği aynı oyunun parçaları.

Can sıkıcı gerçeklere dokunan serginin havasında umutsuzluk, serzeniş, kayıp gidenin arkasından tutulan yas ya da bitmek bilmeyen bir şikayet yok aslında. Tam tersine stencilin sokağı ve sokağa müdahaleyi çağrıştıran muhalif tonundan geçen neşeli birşeyler var. Bir resmin zemininde farkedilen Truva planları insanın aklını çeliyor. Kat kat yeniden yapılacak bu şehir. Bir ara güzel olma ihtimali hala var. Son 50 yıldır şehri konuşmak gecekondulaşma eleştirisi etrafında düzensizliğe, işgalciliğe, yabancılığa, göçe, kanunsuzluğa ve plansızlığa karşı konuşmak demekti. Şimdi ise gecekondulara tercih edilen toplu konutlar ve planlı kentsel dönüşümler var gündemde. Velhasıl önümüzdeki yıllarda plana, yerleşikliğe, düzene, eksiksizlik ve kusursuzluk iddiası taşıyana karşı konuşacağız. Ve bu iyi bir gelecek.

nyf nye

Constantinos Taliotis / James Bond’un Mimarlık Karşısında 50 Yılı / PİLOT

b a d c

Adam öylesine atletik ve çevresiyle o kadar uyumlu ki önünde doğal ya da insan yapımı herhangi bir engel duramayacağı hemen belli oluyor. Koskoca bir inşaat alanındaki künklerin içinden süzülürken, çıplak elleriyle devasa iskelelere tırmanırken, metrelerce aşağıdaki kum yığınlarının üzerine konup zarif bir taklayla ayağa kalkarken, incecik boşluklardan kayıp geçerken, sanki nefes nefese bir kovalamacanın ortasında koşmuyor da, evinde yürüyormuş gibi rahat. Peşindeki Bond ise kıvrak rakibinin aksine olabildiğince kaba saba. Ele geçirdiği kepçeyi bodoslama sürüp, inşa edileni gözünü kırpmadan yıkıyor, üzerinden atlayamadığı duvarları delip geçiyor ve sahnenin finalinde canlı olarak teslim alamadığı rakibini tek kurşunla haklayıp, sığındığı konsolosluk binasını patlatıyor. Toz duman dağıldığında Bond’un çoktan gözden kaybolduğunu görüyoruz.

Son Bond Daniel Craig’in izleyiciye takdim edildiği bu enfes aksiyon sahnesini hatırlayıp mahallemizin galerisi Pilot’taki “James Bond’un Mimarlık Karşısında 50 yılı” sergisine koştuk. Pilot’taki sergileri kaçırırsak ayıp olur zira bakkalımız kadar yakın bize hem de bu seferki serginin pek çekici, beklentilerimizi mayalayan bir adı vardı.

T.S. Elliot dünyanın sonunun patlamayla değil iniltiyle geleceğini söylerken, hepimizin patlamayı iniltiye tercih edeceğini de iliklerimizde hissettirmeyi başarır. Popüler sinema da bu insani tercihin farkında olarak, aksiyondan kıyamet filmlerine kadar nice türde farklı boyutlarda patlamayı sunar bize. Bond filmleri de tarihi boyunca dünyanın belli başlı ünlü binalarını havaya uçurmaya, ünlü şehirlerini yerle bir etmeye pek teşne olagelmiş. Hal böyle olunca Bond’un mimariye karşı savaşından dem vuran bir serginin ne kadar çok açılımı olabileceğini hayal etmek güç değil ve belki de tam da bu yüzden hayal kırıklığı yaratan bir sergi bu.

Sunta üzerine çakılmış koltuklarıyla mekanın çoğunu kaplayan gelip geçici pasaklı bir sinema salonu görüntüsü yaratılmış ve bir duvara boydan boya bir video yansıtılmış. Bu videoda 50 yıllık bond filmlerinden alınma patlama sahneleri arka arkaya kurgulanmış, kurgulanmış derken bir bütünleştirme çabası gözetilmiş değil, dizilmiş demek daha doğru. Çoğu sahne tam patlama anına denk geldiğinden patlayan mekanı bile adam akıllı görmemize olanak tanımıyor maalesef ve kısa sürede yorucu olmaya başlıyor. Ancak yıkılan venedik evi ile uzay üssü kaldı aklımda. Bond filmlerinden aklımda kalmış olan nice patlama ise bu videoda yer almamış, seçimler neye göre yapılmış bilemedim.

Bu patlama sahnelerini peşpeşe izlemek serginin adının da yönlendirmesi ile Bond’un hakkaten de mimariye bir kastı olduğunu düşündürebilir. Oysa filmlerin bütünü ele alındığında Bond’un hukuki, sosyal ve kültürel kurallardan muaf oluşu, tüm bu birikimin sanatsal göstergesi olan mimarinin sınırlarını hiçe sayması ile ifade ediliyor. Bond için mimari amaca giderken kullanılabileceği enstrümanları sağlayan bir arkaplan, ancak kraliçenin onuru mevzubahis olduğunda yıkılmasında beis görülmeyen bir teferruat. Yani Bond’un mimarinin karşısında değil üstünde olduğunu iddia etmek daha mümkün.

Video’ya eşlik eden 4 fotoğraf ise bir başka alemde geçiyor. Fotoğraflar sanatçının 2011’de Lefkoşa’da sergilenen “You can be a cop, a criminal, or a lawyer, when you are facing a loaded gun what’s the difference” adlı sergisinden alınmış.

Bu fotoğrafların bir polisiye romandan ya da bir B-movie’den alınmış gibi duran tumturaklı isimleri izleyicinin zihninde belli bir senaryoyu canlandırabilme imkanına sahipler. Ancak fotoğraflar konu aldıkları figürlerden gayri canlılığı reddeden son derece kontrollü mizansenlerde çekilmiş olduğu için canlanmaya başlayan bu hikayeler imgelerin kapalılığı karşısında donup kalıyorlar. İki adım ötedeki Bond videosuna eşlik eden ses ise o kadar cılız ki bu imgeleri sarmalaması mümkün olmuyor. Velhasıl Bond’un ihtişamından nasiplenemeyen bu küçük suçlular, bir hangarda illegal bir alışverişi gerçekleştirirken, bir çatıda birbirlerine silah çekerken, kendilerini sebepsiz yere fazlaca ciddiye alıyorlar. Ucuz romanların okunduğu yaz öğlenlerinin rehavetinden, ucuz filmlerin izlendiği oturma odalarının dağınıklığından uzak, soğuk ve steril bu alemde çaresiz birer figüran gibiler ve belli ki tüm o mekanları patlatıp kendilerine bir yol açabilecek enerjiden ve iktidardan da yoksunlar.

Tabii “varolmayan filmlerden kareler”, çağdaş fotoğrafta başlıbaşına bir tür ve Cindy Sherman’dan Gregory Crewdson’a uzanan geniş bir yelpazede bu türün şahikalarını yaratan isimler var. Bu sergideki fotoğrafları Crewdson’unkiler ile karşılaştırmak haksızlık olur ama 2008’de sergilenen Selim Eyüboğlu ile Sevgi Ortaç’ın “Oda Arkadaşlarım” isimli sergisindeki fotoğrafların bunlardan çok daha başarılı olduğunu söylemek gerek.

f From the series Young Greek Photographers 2012

Pawel Althamer / 6 Heykel / Galeri Mana

Yeni yağmış, yeni tutmuş, daha griye çalmamış, çamura bulanmamış tertemiz karlara basarak, Cihangir’den Karaköy’e doğru yürüdük. O kadar sıkı giyinmişiz ki İtalyan Yokuşu’ndan yuvarlanacak kıvamdaydık. Rüzgarın, nerde duracağı belli olmayan karları suratımıza vurması dışında bir aksilik yaşamadan Galeri Mana’nın kapısına vardığımızda iki kardanadam kadar beyazdık. Galeridekiler kardan kaçıp içeriye sığındık sanmışlar, oysa evden çıkarken aklımızda önce bu sergiyi gezmek sonra da Karabatak’ta kahve içmek vardı.

64906_10151199293936820_475556026_nsanatsepeti04

Geniş salona dağılmış üç heykel de dışardaki kar kadar beyaz, sanki herşeyi örten tanecikler toparlanıp bu heykellerde vücut bulmuş gibi. Maske yüzler ve iskelet üzerine geçirilmiş beyaz şeritlerle oluşturulmuş bu heykellerden biri hemen kendine doğru çekti beni ve her yeri gezdikten sonra da favorim o olarak kaldı. Tekerlekli iskemlede bir kadını iten bir rahibe olarak canlandı ilkin gözümde. Rahibenin kıyafeti yere kadar inen, efil efil, tiril tiril, herbiri ayrı yöne dağılacak kadar ferah, parça parça kumaşlardan müteşekkildi. Tekerlekli sandalyenin ve rahibenin varlıklarına rağmen bu beyaz şeritler ne sargı bezini çağrıştırıyorlar ne de başka bir ruhsal bir ağırlığı işaret ediyorlardı. Havada, yüksekte uçuşan, sadece beyazıyla değil airborne oluşuyla da dışarda yağan karla rezonans içindeki bu heykellerin aslen çağrıştırdığı kinetik bir enerjiydi.

Rüzgar hızında bir hareketin ortasında yakalanmalarına rağmen donup kalmış gibi katı değillerdi, tam tersine henüz başlamamış bir erimenin kıyısında yumuşak ve havalanacak kadar hafiftiler ve belli ki yüreklerinde de yoktu bir ağırlık. Hızlıydılar ama acele etmiyorlardı. Acile götürülen bir hasta değildi mesela burada söz konusu olan. Hız sürtünmenin fantastik azlığından kaynaklıydı sanki. Kar tanelerinin neşeli yüzüyle, kar tatilinin beklenmedik çocuksu sorumsuzluğuyla, karın örttüğü fonda belirginleşen hareketlerin şenliğiyle birlikte tereyağından kıl çeker gibi, kayarak, akarak, rüzgarla hemhal olarak gitmekteydiler.

sanatsepeti01

Beyazlıkla birlikte dini motifleri de terkisine alarak batının nice kilisesinde, katedralinde, nişlerde karşımıza çıkan mermerden heykelleri çağrıştırsalar da dini göndermeler de uçucu, malzeme de belli ki mermerle akraba değil. Belki tam da bu yüzden ölümsüzlüğü, kalıcılığı, zamana direnebilmeyi değil de geçiciliği ve hafifliği yayıyorlar çevrelerindeki boşluğa. Dokunmaya teşvik eden pürüzsüzlükleri ele gelince pek kırılgan, zira son tahlilde plastikler.

Plastiğin kalıcılığı bir sorun, sanatın kalıcılığı sorunundan çok farklı bir biçimde. Ancak broşürde anlatıldığına göre bu malzeme, sanatçının ailesine ait bir plastik şirketinde üretilmiş. Polonya’daki fabrikanın bir bölümü Berlin’deki sergi mekanına taşınmış. Althamer ve işçiler birlikte heykellerin sergilendiği Deutsche Guggenheim çalışanlarının ve müze ziyaretçilerinin modellik ettiği yüzlerce heykel yapmışlar, İstanbul’a 6 tanesi gelmiş olsa da. Velhasıl plastik hernekadar boş, kof ve hafif bir malzeme ise de bu işler sözkonusu olduğunda aile mirasının ve karbon ayak izlerinin ağırlığını taşıyor.

Üst kattaki bir başka heykel mermerde asla olmayan, plastiğe dair bambaşka bir kinetiği ön plana çıkarmış, akışkanlığı, likiditeyi, erimeyi. Gözlüklü bir rahibenin ayakta okuduğu kitabı dinlerken duyduklarının zevkiyle “erimiş” bir figür var. Sadece yüzü kalmış, bedenin diğer formu eriyik, yattığı yerde yayılmış, öylesine gevşemiş ki sınırlarını yitirmiş. Rahatlığı ve yataylığı ile sert görünümlü rahibenin tezatı olan bu erimiş figürün yanına uzandım ben de. Boş sergi salonunda insanın böyle keyifleri olabiliyor. Bir grup heykelle takılmak gibi. Tuğla duvarlar, demir doğramalı geniş pencerelerden süzülen kar ışığı, İstanbul’da değilmişim gibi hissettiriyordu bana. Bir süre oturduktan sonra rüya gibi bir başka gerçekliğin içinde ben de beyaz oldum, sanki ölümlülüğüme dokundum ve huzurla doldum.

428033_10151199294056820_804528070_nsanatsepeti02