RSS Feed

Monthly Archives: October 2015

Tuzlu Su: 1- Mahalle

Michael Rakowitz, Eti Sizin Kemiği Bizim, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Michael Rakowitz, Eti Sizin Kemiği Bizim, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu


Lafı hiç dolandırmadan sadede gelelim: 14. Bienal Tuzlu Su’yun, 7. Bienal EgoKaç’tan beri gelip geçenler arasındaki en iyi bienal olduğunu düşünüyoruz. Yıllardır bir yanımızı illa ki tatminsiz bırakan bienallerle alakası yok, baştan sona hayranlıkla gezdik ve hayranlığımız tekil eserlerden ziyade küratör Carolyn Cristov-Bakargiev’e yöneldi: eserlerin birbiriyle rezonansını, şehre dağılımını, şehirle kurdukları ilişkiyi dört dörtlük bulduk. Şehri geçmişiyle, bitmek bilmeyen dönüşümüyle bu kadar iyi kavramış olmasına şaşıyor, hayatta en çok kafa yorduğumuz mevzulardan biri olduğunu düşündüğümüz kentsel dönüşüme yepyeni bakış açıları kazandırmış olmasına inanamıyoruz. Tortul kayalar gibi tabaka tabaka her bir dönemini, her bir aşamasını gezdirtiyor bize bu dönüşümün ve yenilenmeyle, soylulaşmayla birlikte kaybettiklerimizi deri, et gibi tabaklarımızdan sızarak kemiklerimizde hissettiriyor. Nostalji değil bu; teni soyunca, eti kanırtınca, ardında kalan beyaz kemikler kadar sahici, hala küflenerek, çürüyerek, restore edilerek var olmaya devam eden bir geçmiş, kemik unundan yapılma kartonpiyerlerden, beton harcına uzanan şaşırtıcı bir inşa ve yeniden inşa süreci. Nasıl vakıf olmuş bu “yabancı” kadın tüm bunlara diye şaşırıyoruz. Köklü yerlisini dışlayarak, sürerek yabancılaştıran bir kültürün, kendi yerliliğini bir yabancıdan dinlemeye ihtiyacı var belli ki.

***

Hera Büyüktaşcıyan, Önceki Günün Adasından, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Hera Büyüktaşcıyan, Önceki Günün Adasından, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Bienalin bol mekanlılığını ve mekanların dağınıklığını, pek de sevdiğimiz bir olgu olan “gezdiren sanat” bağlamında düşündük önce. Balat’ta sokak sokak dolaşıp JR’ın “Şehrin Kırışıkları” duvar resimlerini aradığımız günü anımsayarak. Fakat bu hazine avı tadını, bu “sanat bahane şehrin bilmediğimiz yerlerine dalmak şahane” tavrını ön plana alınca, “keşke sadece sıra dışı mekanlar seçilseymiş İstanbul Modern, Arter, Pera Müzesi, DEPO gibi bilindik kurumsal mekanlar hiç kullanılmasaymış” diye de düşündük. Nitekim ilk bienal turumuzu bu kurumları dışlayarak, senelerdir yaşadığımız mahallemizde yaptık. Bu tur bizi yürüme mesafesi içinde, taş katmanlarının kesitlerini incelercesine, soylulaştırmanın farklı katmanlarına götürdü. Aynı sokakta çoktan röneve edilip butik otele dönüştürülmüş eski bir binaya, neredeyse dört duvar kalmış çökmekte olan bir başka binaya, hala otopark olarak kullanıldığı halde yıkılmasına çoktan karar verilmiş, kararın uygulanması için bienal bitimini bekleyen bir diğer binaya sokunca küratör bizi, ister istemez bienalin tüm mekanlarına bu katmanların hangisine denk düştüklerini merak ederek yaklaşır olduk. O vakit fark ettik ki Rum Okulu ilk kez bienal mekanı olmuyor ama ilk kez mekanın kendi tarihi, içindeki serginin bir parçası haline geliyor ve tıpkı bunun gibi İstanbul Modern’den Arter’e, Pera Müzesi’nden Masumiyet Müzesi’ne kadar bienalin tüm bilindik, kurumsallaşmış mekanları da çeşitli soylulaştırma katmanlarında tuttukları yer itibariyle anlamlanıyorlar.

Fransız Yetimhanesi, Tuna Erdem

Fransız Yetimhanesi, Tuna Erdem

Bu kafaya bir kez girince, İtalyan Lisesi’nin çatı katında saat başı başlayan ses enstelasyonunu beklerken, bir alt kattaki dokuz saatlik filmden biraz daha izlemek yerine pencereden gördüğümüz muhteşem binaya vakit ayırmayı tercih ettik. Sonra da şu inanılmaz olayı yaşadık: Lise’deki işlerin hepsini görüp yeni bir bienal mekanına doğru yol almak için görevlilere Fransız Yetimhanesi’nin yerini sorduğumuzda, yetimhanenin bienalin “hayalet mekanlar”ından biri olduğunu, gidilerek görülmediğini, İtalyan Lisesi’nin üst kat pencerelerinden bakarak görülebildiğini öğrendik. Meğer pencereden seyretmeyi, diğer işlerle biraz daha vakit geçirmeye tercih ettiğimiz bu yapı, zaten bienalin parçasıymış. İstanbul’a küratörün baktığı gibi bakmaya başladığımızı, aynı İstanbul’u paylaştığımızı düşünüp sevindik. Ama ne kadar ilginç bu yabancının bize, hem de yaşadığımız mahallede, yeni yerler gösterebilmesi. Bir yandan da değil tabii. Zira “İtalyan Lisesi’nin penceresinden göründüğü hali ile Fransız Yetimhanesi”, lisenin öğrenci ve çalışanları için oldukça tanıdık olsa gerek ama ne kadar yakında, ne kadar uzun süre yaşarsanız yaşayın geri kalan tüm mahalleliye yabancı, kapalı bir bakış açısı. Söz konusu binalardan birinin “İtalyan”lığına, diğerinin “Fransız’lığına hiç değinmesek bile, yabancılığın bu bağlamda da, bu şehirde de yerlilikle elele olduğunu teslim etmek gerekiyor. Sanki kamuya kapanan mekanlar, bizi yabancıya yabancılaştırarak kendi içimize kapıyor, kilitliyor.

Prabhakar Pachpute, Bize Kalan Mavi Su, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Prabhakar Pachpute, Bize Kalan Mavi Su, 2015, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

Nitekim bienal sadece bu kıyıda kalmış bakış açılarını paylaşmakla kalmıyor, yeni bakış açıları oluşturmaya zorluyor bizi. Mekanların içine girdiğimizde de, alışık olduğumuz dört duvardan ziyade, sık sık tavana baktırtıyor sayısız işleriyle. Önce Çukurcuma’daki metruk evde baktık tavana, sonra Rum Okulu’nda Hintli sanatçılar elimizde fener zifiri karanlıkta 20 minik madenciyi arattılar tavanlarda. Karşı odada daha büyük bir madenci yatmış tavana bakıyordu ve kafasındaki fener projeksiyon olmuş tavana film yansıtıyordu. Rum Okulu’nun bir üst katında ise Chicago’dan Yıldız Sarayı’na uzanan hatta, Kızılderili soykırımını Ermeni soykırımına bağlarken köpek katliamını da  terkisine alan bir olguya dönüşüyordu tavan süsleri kartonpiyerler. O kadar etkileyici bir tarihin izini sürüyordu ki bu iş, bir kez maruz kaldıktan sonra İstanbul’da her bina bienal mekanına dönüştü, her gözümüze takılan kartonpiyer tüylerimizi ürpertti. Ada köşklerinden metruk binalara kadar heryerde tavanlara baktıran bienal adeta bize “başımızın üstünde yeri var“ dediğimiz ne imiş, “başımızı sokacak yerimiz neresiymiş” sorgulattı ve tabii “kim var imiş biz burada yoğ iken”i de.

Deniz Gül, Taş (El Yazmaları Yanmaz), 2015, Ev

Deniz Gül, Taş (El Yazmaları Yanmaz), 2015, Ev

Hiçbirimiz yokken var olan tuzlu su, bienalin kavramsal sınırlarını şehrin merkezinde kıvrılan su yolunun çok daha öncesine uzatıyor. Ama bu mitik geçmişle karşılaştığımız Büyükada kıyılarını bir başka yazıya bırakıp Beyoğlu’nun sokaklarına sızan tuzlu suyun şu andaki hayatta işittiğimiz yankısından bahsedelim önce. Tuzlu su bu şehre güzelliğini bahşeden hazine. Bazen İstanbul’da, her yer binalarla çevrelenmişken, bu binalardan arta kalmış dolambaçlı ve plansız sokaklarda akıllı telefondan konuşan, tuhaf telaffuzlu kadının artık alıştığımız sesini dinleyip yolumuzu bulmaya çalışırken ve denizin nerde olduğunu bile kestiremezken, aslında deniz kenarında bir şehirde yaşadığımızı hatırlayıp mutlu oluyoruz. Lodosta martı sesleriyle, tembelliğe varan bir yavaşlıkla, poyrazda içe işleyen buz taneleriyle ve hep tuz kokusuyla deniz şehre sokuluyor. Bienalin peşinde yürüdüğümüz sokaklarda mavi bir ışıltı olarak bizimle dolaşıyor. Gelgelelim güzelliğe sahip olmak istediğimiz her seferde olduğu gibi paylaşamadığımız tuzlu su bir yandan bu şehrin üzerine çöken bir lanete dönüşebiliyor. Son zamanlarda şehirle ilgili hep sevimsiz şeyler konuşuyor, kötü haberler alıyoruz. Bir dükkan kapanıyor, bir ev yıkılıyor, bir park çevreleniyor, ağaçlar sökülüyor, yollar genişliyor, bir şantiyede yaşamaya çalışıyoruz.

Cevdet Erek, Bir Ritim Mekanı, 2015, Otopark

Cevdet Erek, Bir Ritim Mekanı, 2015, Otopark

Yine de biliyoruz ki durumumuz istisnai değildir. Bizden önce şehrin nice sahibi tartaklanmış, hırpalanmış, sürülmüş, kovulmuş, malını, mülkünü, şehrin yeni sahiplerine terketmiş. Şimdi mütemadiyen ‘soylulaşan’ bu mahallenin sokaklarında dolaşırken soyundan sopundan koparılmış binalara girip çıkarken, arkasında bıraktığı maddi zenginliğine odaklandığımız gidenin şehirden çekilen ruhunun tıpkı yaz sıcağıyla çekilen sular gibi ardında çorak tepeler bıraktığını, yaşantımızın kuruduğunu anlıyoruz. Ruhun çekilmesiyle beliren boşluğun her zerresine nüfuz eden paranın içinde yaşıyoruz artık. ‘Değerlenen’ mahallelerin, binaların, noktaların içinde. İçinden geçtiğimiz her mekanın ve her anın değeri parayla ölçülüyor. Para yanımızdan akıp gidiyor ve biryerlerde birikiyor. Ama yakın geçmişteki fiziksel gerçekliğinden kopmuş, sıvılaşmış hatta gazlaşmış, ele avuca sığmayan bir birikim bu artık. ‘Gerçek’ paranın buharlaşmasından sonra boşalan kasa dairelerinde ise artık sanatla karşılaşıyoruz. Küratörün, vaktiyle paranın sahibinden gayri gözlere kapalı bu kasalarda, mahfazalarından kaçmış geleneksel İznik çinilerini ve dans etmeyi beceremeyen kuklaları sergilemesi bir hayli anlamlı geliyor dolayısıyla bize.

Meriç Algün Ringborg, Siz Hiç İncir ağacının Çiçek Açtığını Gördünüz Mü?, 2015, Adahan Otel

Meriç Algün Ringborg, Siz Hiç İncir ağacının Çiçek Açtığını Gördünüz Mü?, 2015, Adahan Otel

Wali Raad, Okuyucuya Bir Diğer Mektup, 2015, Kasa Galeri

Wali Raad, Okuyucuya Bir Diğer Mektup, 2015, Kasa Galeri

Ve bienal bize “oysa başka türlü de yaşayabilirdik” dedirtiyor. “Yabancı dil” diye İngilizce ya da Arapça öğrenmek yerine Rumca yada Ermenice öğrenebilir, Boğazkesen’in sonunda boş tutulan bir otoparkta mola verebilir, banklara uzanıp boşlukta yankılanan ritimlere bırakabilirdik kendimizi. Alt katında Atlantic Records külliyatının çalındığı köşedeki o dükkan hep kalabilirdi, gidip orada müzik dinleyebilirdik, bir ara bir seramikçi gelip bir tabak yapabilirdi, otel odalarına yayılan incir yapraklarının kokusunu duymak için yolumuzu değiştirebilir, boş binaların duvarlarına yansıyan imgeleri seyredebilirdik. Bu çalıntı zaman herhangi bir günün içinde kendine yer açabilirdi. Her gün geçip durduğumuz sokaklara yayılan sanat, bu başka hayatı bir müddet de olsa yaşamamızı sağladığı için mutluluk verici ve neden bu hayatın ‘başka’ ve bu kadar da geçici olması gerektiğini hatırlattığı için de kışkırtıcı.

Janet Cardiff ve George Bures Miller, Hüzünlü Vals ve Dans Edemeyen Dansçı, 2015, Vault Karaköy The House Hotel

Janet Cardiff ve George Bures Miller, Hüzünlü Vals ve Dans Edemeyen Dansçı, 2015, Vault Karaköy The House Hotel

Acaba neden zamanımızın ve mekanımızın küçük bir parçasını sanata ayır(a)mıyoruz? Para yüzünden diyenler olacaktır. Otel odalarının gecelik fiyatlarını aylarla çarpan, boş tutulan otoparkların cirolarını, iskeleye park edilmiş feribotların kiralarını düşünen zihinler çalışmaya başlayacaktır. Halbuki mesele buysa ve gerçekten herşeyi hesaplayabilmek mümkün olsa inanıyoruz ki gözümüzde büyüyen bu masraflar akıttığımız terin, döktüğümüz gözyaşının bir avucunu karşılayamaz. Öyle ya asıl değerli “tuzlu su”lar bunlar olsa gerek.

Kemikler ve Kartonpiyerler, Tuna Erdem

Kemikler ve Kartonpiyerler, Tuna Erdem

Arkayı dörtleyelim, çimenlere basalım, kılları okşayalım

Zafer Aracagök’ün ALAN İstanbul’da açılan Arkadan Yaklaşmak sergisinin kataloğu için yazdığımız yazı. Sergi 7 Kasım’a kadar sürüyor.

***

Fotoğraf Berrak Çolak

Fotoğraf Berrak Çolak

Deleuze bilmez olduğumuzu bilmez değil ki Zafer, neden bize bahşetti resimleri hakkında söz söyleme ayrıcalığını? Biz bir müddettir “sanat” hakkında konuşuyoruz, “uzmanlık” iddiasında olmaksızın ve aynı iddiasızlıkla sanat da yapıyoruz. Lakin sanatçıyı tanıdığımız bağlam ve üçümüzü bir araya getiren zemin aslen kuram ve iş kurama gelince Zafer bir zeminsizlikte biz bambaşka bir zemindeyiz. Sanat metinlerini fütursuzca yorumlamak, metaforik okumalarını yapmak, metni kazıyıp vehmettiğimiz derinliklere dalmak ve tüm bunları yaparken fena halde psikanalize yaslanmak gibi Deleuze ve Guattari çizgisinin kitabında şer’e tekabül eden adetlerimiz var ve Zafer de pekala bu temayüllerimizden haberdar.

Hayli riskli değil mi bizden yazı istemek?

Belli ki bize de arkadan yaklaşmış sanatçı, soruyu beklemediğimiz yerden sormuş. Yine de teklifini reddetmek aklımıza bile gelmedi, resimlerine bayılıyorduk, onlarla vakit geçirmeye, üzerlerine düşünmeye, haklarında laf söylemeye teşneydik.

Arkadan yaklaşılmaya teşneydik.

Bu vesileyle turistik bir gezi yaptık Deleuze ve Guattari’nin diyarına. Elimizde haritalarımız kaybolmaya gittik.

***

Önce, cahil cesaretiyle, en yapılmaması gerekeni yapıp bir benzerlik aradık ve dedik ki: “Bak Deleuze ile Guattari var, iki yazar tek kitap, biz de Seda ile Tuna’yız, iki yazarla tek yazı yazacağız”. Benzerlik bulma uğruna, kendimizi kıyasladıklarımızın şanıyla böyle güzelce sarmaladıktan sonra meseleninin iki olmadığına, hele hele bu ikinin iç içe geçip birbirinde eriyip yek yazıya ermeleri olmadığına aydık. Öyle ya Bin Yayla’nın ilk cümlesi şuydu: “İkimiz birlikte yazdık kitabı. Zaten herbirimiz baştan birkaç kişi olduğundan hayli kalabalık bir süreçti”. Biz de bir süredir birlikte yazdığımızdan ayırdındaydık iki kişinin ağırlıyla yazının çatladığını, asıl cazibenin de bu çatlaklardan sızdığını. Ama çatlakları sıvama timleri her daim hazır ve iş başındalar. Bakın yazıya Deleuze diyerek başlamışız biz de, Deleuze ve Guattari yerine. Bunu yapan ne ilk ne de son kişiyiz üstelik. Hem de Deleuze tek başınayken bambaşka bir üslup, bambaşka bir yaklaşımla yazdığı halde. Hem de Deleuze’cü düşünce denilince akla gelenler Delueze’ün tek başına imzaladığı metinlerden değil, Guattari’li metinlerinden kaynaklandığı halde.

Zen öğretisi “yeni başlayanın zihni”ni kıymetli bulur. Ustanın hedefi tüm bildiklerine rağmen “yeni başlayanların zihnine” ulaşmaktır. Elbette bu henüz formatlanmamış, yapılanmamış, gördüğünü daha önce gördüğüne benzetmeye odaklanarak körleşmemiş zihin çocuk zihnidir de. İşte Zafer’in resimleri bizim Deleuze ve Guattari’nin dünyasına “yeni başlayan” olarak girmemize vesile oldu. Bilmediğimiz teorinin karanlığında, resimlerin ışığında yürümekti bize düşen (ki bu aydınlanmacı benzetmeden daha fena benzetme bulmak zordur). İlk karşılaşanın, henüz bilmeyenin, bildiğini vehmetmeyenin, herşeyi herşeyle iç içe geçirmemiş olanın gözüyle resimlerin üstüne kuramlardan cümleler koymaya başladık.  Belki de “yeni başlayanlar” dizilerinin hep resimli roman formunda olmasının nedeni budur. Belki de kuramın dünyasına giriş, illa ki sözcüklerin dilinden değil, resimlerin dilinden geçiyordur, belki de tam da dillerin çoğalması her birinin boşluklarına işaret ediyordur. Bin Yayla’da sadece sözcüler değil çizimler de olması, hatta Marc Ngui’nin Bin Yayla’nın her paragrafını üşenmeden resimleyerek bir çizgi roman ortaya çıkarması bundandır belki.

***

Self-portrait of the artist as taken from behind by philosophers, Zafer Aracagök

Self-portrait of the artist as taken from behind by philosophers, Zafer Aracagök

Biz bu dikkat çekici, rengarenk resimlerle Zafer’in Facebook sayfasında karşılaştık ilk. Ancak resimlerin ardı arkasının gelmediğine ikna olduğumuzda bunları Zafer’in yaptığını farkedip şaşırdık. Meğer bu kadar çok yazmasının ve müzik yapmasının dışında bir de çiziyormuş. Yaz ortasında Zafer’in mutfak masasında saatlerce oturup resimlerin orijinallerine baktık, her birinin güzelliğinden gözlerimiz ışıldadı. Ama çoklukları da bambaşka güzel. Herhalde her gün çiziyor olmalı, bir resmi bitirmesi bir kaç saati aşmıyor olmalı, uzun uzun düşünmüyor olmalı, yaptığını beğenmeyip, atıp, yeniden yapıyor olmamalı. Çoklar, çok çoklar. Devam eden bir sürecin parçası olmaları her birinin tekil değerlerinin toplamını aşıyor. Bir çeşit günlük, bir çeşit meditasyon. Nasıl olsa ertesi gün yeniden devam edeceği bilgisinin kendini ve resmini rahat bırakmaya yaradığı anlaşılıyor. Her biri bir nokta ve birlikte kesik kesik çizgiler. Erotik ile politik, felsefe ile anektod bu kesik çizgilerle birleşiyor, birbirine dönüşüyor, birbiriyle çiftleşiyor, ama ikilenmiyor, düzüşüyorlar. Neşeli ve muzurlar, renkli ve müstehcenler, yer yer skandalöz ve tabular ama hep oyunbazlar hiç hakaretamiz değiller, alınacak gücenecek bir şey yok bu resimlerde, oysa detaylara takılsanız, ne çok alınacak hakaret kabul edilecek şey var. Tam da bu açıdan arkadan yaklaştıkları, ürkütmeden üstüne bindikleri, ne olduğunu anlamadan korkup kaygılanmadan içine girdikleri düşünülebilir. Renkli şeker kaplı haplar gibiler, şeker yedim sanıp hapı yutuyorsun. Arkadan yaklaşmanın gafil avlamak anlamına geldiğini tatlı tatlı duyumsatıyorlar insana.

Tabii seyirci de “arkadan yaklaşmak” durumunda bu resimlere zira resimler rönesans perspektifine uygun merkezi bir bakış noktası açısı sunmuyorlar, herşeyin bir araya gelip illüzyonun mutlaklaşacağı, izleyicinin bir tahta, bir balkona kurulup, kendine bahşedilen otoriteyle yan gelip yatacağı bir durum yok burada. Gözün gezinmesi gerekiyor tuvalde ayrıntıdan ayrıntıya, hoplaya zıplaya dolanması hareketli olması gerekiyor, galerinin içindeki hareketi tuvalin içinde tekrarlaması gerekiyor. Hem bu açıdan hem de daha doğrudan göndermeler içerdiklerinden minyatürü andırıyorlar. Hatta başrollerinde Zazu’nun ve kılıktan kılığa giren – ki bizim favorimiz başörtülü halleri-  süper kahraman Zafer’in olduğu bir çizgi romanı olarak bile görülebilirler. Öte yandan bakış çizgileri de var bir ayrıntıyı diğerine bağlayan, gözü bir öbek imgeden diğerine taşıyan ama bunlar da yanıltıcılar, peşlerine takılırsanız kaybolursunuz, gerisin geri geride bulursunuz kendinizi. Yani denilebilir ki kaybolmayı öngören haritalar bunlar.

***

Perspektifin yokluğunda, hiyerarşiden muaf gelişigüzel katmanlar birbirlerinin üstüne biniyor:

Kurşunkalemle kesintili, kesintisiz çizgiler, dağınık, tamamlanmamış figürümsüler, tekrarlanan Zafer, Zazu, ayı, kuşlar, balıklar ve pek de birşeye benzemeyenler. Kapanmayan sınırların deliklerinden değil, üzerinden taşan canlı renkler. Neyi işaret ettiği belirsiz, çoğunlukla renklerden ve çizgilerden bağımsız kelimeler ve cümleler. İki boyutlu bu dünyanın ikibuçuğuncu katı, yapıştırılmış diğer kağıtlar, bu kağıtların üzerinde yeni çizgiler, renkler ve kelimeler, başka zamanlardan ve başka kağıtlardan koparılmış anların bir araya gelmesiyle oluşan bir kakafoni. Aslında bir üst kat olmadığı için, herşey burada oluştuğu için, bir mantık sırasını takip etmeyen cümlelerle, başsız, sonsuz, hep ortada serilmiş, hep ortadan büyüyen, bir hikaye gibi ele alamadığımız gündelik hayat. Zaman yaşananların, hatırlananların, hayal edilenlerin, çağrışımların bir arada cereyan ettiği kaypak bir zemin. Resim bu zeminde bir nokta. Resimler bu noktaların oluşturduğu haritalar. Ama haritalar uzayzamanın topografisini sabitleyemiyor. Zira rüzgarlı bir iklim bu, çizgiler hareket ediyor ve nereye yuvarlanacağımızı kestiremiyoruz. Gündelik-hayat böyle bir şey, hareket kesinse de hız, yön, temas belirsiz. Ve böyle yuvarlanarak bir gün bir isme, bir gün diğer bir isme varıyoruz. Resimlerin isimleri kelimelerin yan yana gelmesiyle oluşuyor ve alışkanlıklarımız gereği bu dizgenin bir anlam ürettiğini düşünüyoruz. Anlam okyanustaki bir bedenin tam olarak nerede olduğunu belirten koordinatlar kadar beyhude. Kesinlikle nerede olduğumuzu ve aynı anda bu bilginin bir öneminin olmadığını söylüyor bize isim. Koskoca bir düşünce tarihinin içinde yüzeceğiz, şu andaki noktamızı bilmek uzun süre buralarda takılacağımızı anlatıyor sadece. Ortadayız.

Anlamaya çalışarak yaklaşınca bu resimlere, bu resimleri ıskalıyoruz. Anlamaya çalışıyoruz çünkü bu çokluğu birbirine bağlayan bir çizgi peşindeyiz. Kötü bir alışkanlık bu. Bin yaylayı birbirine bağlamayı amaçlayan bir yol kadar dayatmacı ve işgalci. Ulaşılabilir kıldığı anda / için ulaşılabilir kıldığını yok edecek bir katliamcı. Bu yıkımdan uzaklaşmalı ve arkadan yaklaşmalıyız.

***

Libidinal Nomadology, Zafer Aracagök

Libidinal Nomadology, Zafer Aracagök

Tercüme ederek anlaşılır kılmak, kelimelerin ardında yatanı göze sokmak, metnin derinliklerine görsel halatlarla inmeye kalkmak falan gibi amaçlar Deleuze ve Guattari’nin ruhuna aykırı. Nitekim Bin Yayla’da diyorlar ki göze değil dokunma duyusuna hitap eden, haptik resimler olmalı, optik yolla haptik duyu harekete geçirilmeli. Ve Zafer’in resimleri kesinlikle bunu yapıyorlar. Misal Libidinal Namodology isimli resimdeki karakalem göbek kılları, göz yoluyla dokunma hissimizi uyarıyor o kadar ki, kıl görüntüsünün doğrudan okşamaya kışkırtabileceğini fark ediyoruz. Başka bir deyişle kıl fetişisti olmayan birine bu fetişizmin hazzını deneyimletiyor, onu bir fetişist oluşa sokuyor resim. Oysa fetiş ve rüya o denli özneldir ki muhatabından başka kimseye bir anlam ifade etmez. Fetiş nesneyi sarmalayan özellik fetişleştirenin arzusudur en nihayetinde. İşte Zafer’in resmi bu sarmalanmaya bizi de katıyor, “kıl tüy” diye değersizleşen, hatta iten nesneye haptik yaklaşıma davet ediyor. En olmadı tablonun solunda ikamet eden Zazu aracılığıyla bir ilişkiye giriyorsunuz tüyle zira -ve tuhaftır yine – Facebook’tan anladığımız üzere, insanlığı birleştiren asgari müştereklerden biri, bir kedinin tüylerini okşama hazzı. Bu hazzı pekala kıllı bedenlere de taşırmak mümkün. Taşırmak da hayli önemli bir fiil burada, zira kıllar bir dikdörtgene, bir çerçeveye hapsedilmişler o kadar ki bu dikdörtgen kendi başına da bir resim olabilirmiş. Lakin kılın okşanasılığını yersizyurtsuzlaştırmak, başka kıllarda dolaşıma sokmak mümkün olmayacakmış o vakit. Kıllar kaçış çizgileriyle dağılıyor, beklenmedik yerleri de, son derece beklendik yerleri de kaplıyorlar. Ama benzeterek değil, tam da ilişkilenme biçimi üzerinden. Dikdörtgendeki kıllar kedi tüyü olmasalar da el ile kıl arasındaki rizomatik ilişkiler dolaşıma giriyor, fetişteki gibi tek bir yerde yerleşik düzene geçmek yerine göçebe bir libidinal enerjiyi hareketlendiriyor ve kedi ile kurulan okşama ilişkisi diğer kıllara da taşınabiliyor.

Red Line Desire, Zafer Aracagök

Red Line Desire, Zafer Aracagök

Kılın başrole oturduğu başka bir resim olan Red Line Desire’da bu kez kıllı beden bir dikdörtgen bloka dönüşmüş, adeta bir mezar gibi (“benzetme!” “gibi yok!” diye haykırıyor bu arada Deleuze ve Guattari’ye sempati duyan “ben”lerimizden biri ve onu paranteze alıp devam ediyoruz) ve resme adını veren kırmızı kuşak, biye gibi dolanarak belden aşağıyı yukarıdan ayırmış. Blokun hemen yanıbaşında bir de göt var. Bedenin bloklaşmasının ve belden aşağı’nın ayrıştırılmasının müstehcenlik ihtimalini örtmeyi amaçladığını sanıp da yanılanlar için özellikle eklenmiş bir göt bu sanki. Tabii mezar gibi kütlenin yanına konunca Bersani’nin “göt deliği bir mezar mıdır?” sorusunu da akla düşürmüyor değil. Ama asıl önemlisi  dikdörtgen bir kütleyi beden olarak algılamamızı sağlayanın kıl olması. Nitekim kıl farklı veçheleriyle resmin her tarafına dağılmış: Götün hemen altında resmin solunda kıllı bir torso var; ön planda ise tüylü bir halının üstünde kıllı bir adamın dağılmış, formsuzlaşmış bir figüre bindiği gözükmekte. Bir kıldan diğerine taşınıyor yine göz, haz ve benzetmeler zinciri: kıllı göğüslerden kaçıyorsa gözünüz, daha evcimen halı kıllarına yakalanıyor ve oradan halı üzerindeki cinselliğe bulaşıp dağlıyor. O kadar ki kıldan kaçarken götünün kılı olma taleplerine kadar varabilir insan. (Bu da bir benzetme, ama artık anladık ki önemli olan eksiltmemek, çoğaltmak. Benzetmelere son nokta nefesimizin tükendiği yere konuyor, nesnenin üzerine söylenecek sözlerin tükendiği yere değil. Yani tekrar tekrar farklı bağlamlarda yeniden üretip duracağımız benzetmeler, başı sonu olmayan bitimsiz ortalardan bir demet kıl ya da çimen gibidir: çimenlere basınız, kılları okşayınız.) Becoming Within the Plane of Consistency’deki, arkadan yaklaşırken dağılan bedenin, en katı kalmış yeri kılla kaplı bacak. Kılların çekimine kapılarak dağılacağız belli ki ama bu bacağın ayağındaki ojeden başka bir oluşa da dalmak mümkün. Bu ve diğer ojeler Zafer’in resimlerinde suluboyanın dağılan doğasına daha kıvamlı dokusunu katıyor.

***

Kendimizi yukarıdan ve anlamdan uzak tuttuğumuzda, resme ortadan daldığımızda içinde beliriverdiğimiz bu karmaşa Deleuze ve Guattari düşüncesinin temeli gibi duran içkinlik düzlemi. Üzerimize binen dilde temel, inşa edilecek bir binanın varlığını ima ediyor ister istemez. Oysa Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi yatay, yaygın, yükselmeye teşne olmayan bir düşünce ve durmaksızın sağlamlaştırılan bu temelden oluşuyor. Sağlamlık, katılığı, belirliliği, uzlaşmayı çağrıştırıyor ister istemez. Oysa bu temelin mukavemeti zayıf, yumuşak, esnek ve belli belirsiz parçaların çok çok çoğalmasından kaynaklanıyor. Sıklaşarak sıkılaşıyor. Çam iğneleri gibi, bir avuç ince ot gibi. Düşünce bu bitmeyecek olan, mütemadiyen oluşmakta olan, yenilenen, akışkan zeminden kabarıyor, buharlaşıyor, ancak bir sis kadar şekilleniyor, ve sonra şeklini kaybediyor ve en nihayetinde düzleme geri dönüyor ve yeniden yeni sesler, imgeler ve kelimelerde geçici bir vücut buluyor. Böyle bir devirdaim.

Kuvvetini zayıfların sayıca çoğalmasından ve herhangi bir anda beklenmedik ve belki de tekrarlanmayacak gruplanmalarından alan, kıpır kıpır, canlı bir düşünce bu. Ve karşısında mücadele ettiği, kuvvetini belirlilikten, uzlaşmadan, her tekrarda biraz daha incelip sivrilmekten alan; rafineleşmeye, geleneğe, geçmişi sıkıştırmanın mecburiyetine kafa yoran bir başka düşünce var. Düşünenden bağımsızlaşabildiği için değerlenen düşünce, bir temsiliyeti zirveye ulaştırabilmeyi hedeflediğinden, çokluğun hazzını ve enerjisini düzenlemek, standardize etmek, yönlendirmek, aynı dili konuştuğumuzu garantilemek, tekil bir bakışı arzulamamızı sağlamak zorunda. Oysa bir belirip bir kaybolan, birikmeyen ve başı göğe ermeyen düşünce olsa olsa sisli yaylalar hedefleyebilir. Ki bir yaylanın bahşedeceği en şahane tecrübe olan sis bulutların yere inmesiyle oluşur, başların arşa yükselmesiyle değil. Ki göçebeliğin, komünelliğin, hayvanla hemhal oluşun yegane düzlüğünün kaçkını, nev-i şahsına münhasırdır.

Mücadele çetin, yollar belli ve Zafer tercihini yapıyor, her gün yeniden.

Fotoğraf Berrak Çolak

Fotoğraf Berrak Çolak