RSS Feed

Nalan Yırtmaç / Lütfen Arkaya Doğru İlerleyiniz II: Afetşehir / X-Ist

nya nyb nyc nyd

İstanbul’un derme çatmalığını, mimariyi yok sayan “olduğu kadarcılığı”nı dile getiren bir serginin, içinde yer aldığı galeriye de, aynı türden bir olduğu kadarcılık ve derme çatmalık hakim. Nezih ve zengin bir mahalledeki bu galeriye, adeta korsan bir DVD’ciye gidercesine, dik dar döner merdivenlerden aşağı inerek ulaşılıyor. İçerideki küçük salon ve ona bağlanan çıkmaz koridor hiçbir sergiye yetmiyor. Yetmediği için işlerin sayısı da azalıyor değil ama, zira komşusu ferah ve geniş nice galerinin aksine, en bakılası işleri burası topluyor. Fakat bu yer sıkıntısı ve iş fazlalığı birleşince tıpkı Nalan Yırtmaç’ın tablolarındaki absürdlüklere benzer durumlar oluşuyor galeri mekanında. Misal bu sergide, üç adet tabloyu doğru düzgün görebilmek için ileri bir adım atıyorsunuz ve sol tarafınızdaki küçük girintiye milimi milimine yerleştirilmiş bir masada oturmuş çalışmakta olan birisiyle karşılaşıyorsunuz. Çoğunlukla başını bile kaldırmadan, sizi yok sayarak işine devam ettiğinden, pekala bir tür “iş” olduğunu bile düşünebilirsiniz.

Bu oyukla daha önce başka sergilerde de müşerref olmuş ve sürrealistlerin, dikiş makinesi ve şemsiyenin tesadüfi birlikteliklerine yaptıkları atfı hatırlamıştım. Lakin ilk kez bu sergide daha da dermeçatma bir “gizli oda” keşfettim. Diğer sergileri gezerken farketmediğim bir sürmeli kapı şimdi açıktı. Koridorda ilerlerken iki büyük tablo arasına düşen bu açık kapının çerçevesini bir an da olsa bir tablo çerçevesi gibi algılamak mümkündü. Kapının ardındaki büroda, bilgisayar başında çalışmakta olan üç kişinin durağanlığı, görünenin sahiciliğini sorgulatıyor ve Yırtmaç’ın iki tablosunun arasındaki üçüncü bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz duygusunu yaratıyor. Bu ofiste çalışanların da, “afetşehir” sakinleri olduğuna şüphe yok. Refüjde, atlı araba arkasında, uykuya tahsis edilmemiş mekanlarda, gözlerden uzak, mahremde yapılageleni vitrinde yaşamak durumunda bırakılmış ve bunu kanıksamış tablo karakterleri gibi bu afetşehir sakinleri de, çalışmaya tahsis edilmemiş bir mekanda, gözler önünde, adeta bir enstelasyon gibi çalışmayı kanıksamış gözüküyorlar.

Sergideki tablolardaki insanlar da olmayacak yerlerde karşımıza çıkıyorlar. Mesela otoyolların çevrelediği boşlukta dizlerini karnına çekmiş derin derin uyuyabilen yaşlı kadın kim? Perspektif günbatımına doğru alabildiğine uzanan gökdelenleri küçülttüğü için yaşlı kadın gökdelenlerle sığamayacak kadar büyük görünüyor. Ancak otoyolların ortasındaki boşluğa zar zor sığabilecek kadar da büyük olmamalıydı. Belki de uyuyor olduğu için, bir insanın dev gibi isteklerini, özlemlerini, rüyalarını temsil ettiğini düşünebiliriz. Ya da belki de, bambaşka bir perspektiften, içine sığabildiği bir yataktan, huzurla uyuyabildiği bir boşluktan koparılıp buraya, iki araya bir dereye yerleştirilmiş olduğunu hayal edebiliriz. Bu yaşlı insan ruhunu sığdıramadığı gökdelenlerden fırlayıp bu boşluğa atmış olabilir kendini. Nitekim bu şehirde otoyol kenarlarındaki cılız ağaçların dibine çömelmiş gazete kağıdına sarılı kutu biralarını içen adamlar, lale bahçecikleriyle süslenmiş bir yamacın kenarına ilişmiş, aşağıda akan trafiği vaktiyle izledikleri akarsuyu izler gibi izleyen gençler, bir yandan örgü örüp komşularıyla konuşurken bir yandan da etraftaki çoluk çocuk yola fırlamasın diye gözleri tetikte kadınlar görmeye alışığız. Velhasıl resimdeki tuhaflık batan güneşin pembeliği ile çevrelenmiş yaşlı bir kadının refüjlerin ortasında huzurla uyuması değil, perspektif. Yaşlı kadın şehre çok büyük geliyor.

Güneşin batışıyla birlikte şehirdeki son renkler çekildiğinde siyah beyaz şehrin tepesinde belirecek olanlar ise yanyana neşeyle poz vermiş iki adam. İki mahalle afacanı gibiler, kabahatlerine göz yumulacak, haytalıkları delikanlılıklarına verilecek, bükülemeyen bilekleri öpülecek, zorbalıkları babacanlığa evrilecek iki çocukluk arkadaşı gibiler. Biri eski müteahhit yeni Şehircilik Bakanı Ertuğrul Bayraktar, diğeri şimdinin müteahhiti ve belki de geleceğin Şehircilik Bakanı Ali Ağaoğlu. İnşa ettikleri renksiz şehrin tepesinde memnunlar. Buralar onların, bu kat kat binalar, a’dan z’ye alfabeyi tüketen isimleriyle alışveriş merkeziumları onların. Onların bulunduğu noktadan bakıldığında şehir tümden binalara teslim olmuş, bir karış açık alan kalmamış. Herhalde en son rezidans parçası da kapılmış, herkes rahatlamış, artık hareket etmeye gerek yok. Yola da gerek yok.

Karşılıklı asılmış bu iki resmin arasında ise serginin en güzel resmi var. Bir rüyanın arkaplanı gibi tekrarlayan bir desenin önünde resmedilmiş bir at ve arkasına bağlı arabada uyuyan bir çocuk. Dünyanın bir masal gibi uçucu renklerle bezendiği, bir yerden bir yere hareket etmenin yavaş ve küçük ölçekli bir çerçevede cereyan ettiği zamanları hatırlatıyorlar. At boynuna takılmış torbadan yem yiyor, ilerlemiyor, çocuk uyuyor. Hareket için bir hazırlık var ama acele yok, ya yol uzun değil, ya da her gece bir rüyayı tekrarlayacaklarının bilgisiyle, kendini tekrarlayan desenlerin ortasında sakince bekliyorlar.

Biri yaşlı biri çocuk uyuyan bu iki kişi ve karşılarındaki cin gibi iki adam belli ki yeni düzeninin dinamiklerini temsil ediyorlar. Hep birlikte içinde debelendiğimiz bu şehir azmanı, iktidar sahiplerinin ve müteahhitlerin kolkola verdiği bir dünyada dönüşüyor, şehirde yaşayan insanların bu dönüşümün temposuyla, yönüyle, işleviyle ilgili inisiyatifleri askıya alınmış, mimarlar ve şehir plancıları aradan çıkarılmış. Siyasi kararlar harekete geçiriliyor, şehri müteahhitler tasarlıyor, insanlar uyuyor.

Sergideki uyumayan insanlar kafalarına geçirilmiş evlerle temsil edilmişler. Oluşturdukları figür çok tanıdık bir deyimin somutlaşması, metaforun gerçekleşmesi olarak okunabilir. Başını sokacak bir ev bulmuş bu insanlar. Ama metafor böyle görselleştirildiğinde başını sokacak bir ev hayali insanların kafalarının ve kafalarının içinde ortaya çıkabilecek tüm düşüncelerin önüne geçmiş. Saplantıya dönüşmüş bu hayal insanların geleceğini, yüzlerini, gözlerini, kulaklarını kapatmış. Kafalarını eve gömmüş insanlar ve gökdelenlerin tepesindeki iki memnun adam, naif hayallerin kurnaz yatırım araçlarına tahvil edildiği aynı oyunun parçaları.

Can sıkıcı gerçeklere dokunan serginin havasında umutsuzluk, serzeniş, kayıp gidenin arkasından tutulan yas ya da bitmek bilmeyen bir şikayet yok aslında. Tam tersine stencilin sokağı ve sokağa müdahaleyi çağrıştıran muhalif tonundan geçen neşeli birşeyler var. Bir resmin zemininde farkedilen Truva planları insanın aklını çeliyor. Kat kat yeniden yapılacak bu şehir. Bir ara güzel olma ihtimali hala var. Son 50 yıldır şehri konuşmak gecekondulaşma eleştirisi etrafında düzensizliğe, işgalciliğe, yabancılığa, göçe, kanunsuzluğa ve plansızlığa karşı konuşmak demekti. Şimdi ise gecekondulara tercih edilen toplu konutlar ve planlı kentsel dönüşümler var gündemde. Velhasıl önümüzdeki yıllarda plana, yerleşikliğe, düzene, eksiksizlik ve kusursuzluk iddiası taşıyana karşı konuşacağız. Ve bu iyi bir gelecek.

nyf nye

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: