RSS Feed

Constantinos Taliotis / James Bond’un Mimarlık Karşısında 50 Yılı / PİLOT

b a d c

Adam öylesine atletik ve çevresiyle o kadar uyumlu ki önünde doğal ya da insan yapımı herhangi bir engel duramayacağı hemen belli oluyor. Koskoca bir inşaat alanındaki künklerin içinden süzülürken, çıplak elleriyle devasa iskelelere tırmanırken, metrelerce aşağıdaki kum yığınlarının üzerine konup zarif bir taklayla ayağa kalkarken, incecik boşluklardan kayıp geçerken, sanki nefes nefese bir kovalamacanın ortasında koşmuyor da, evinde yürüyormuş gibi rahat. Peşindeki Bond ise kıvrak rakibinin aksine olabildiğince kaba saba. Ele geçirdiği kepçeyi bodoslama sürüp, inşa edileni gözünü kırpmadan yıkıyor, üzerinden atlayamadığı duvarları delip geçiyor ve sahnenin finalinde canlı olarak teslim alamadığı rakibini tek kurşunla haklayıp, sığındığı konsolosluk binasını patlatıyor. Toz duman dağıldığında Bond’un çoktan gözden kaybolduğunu görüyoruz.

Son Bond Daniel Craig’in izleyiciye takdim edildiği bu enfes aksiyon sahnesini hatırlayıp mahallemizin galerisi Pilot’taki “James Bond’un Mimarlık Karşısında 50 yılı” sergisine koştuk. Pilot’taki sergileri kaçırırsak ayıp olur zira bakkalımız kadar yakın bize hem de bu seferki serginin pek çekici, beklentilerimizi mayalayan bir adı vardı.

T.S. Elliot dünyanın sonunun patlamayla değil iniltiyle geleceğini söylerken, hepimizin patlamayı iniltiye tercih edeceğini de iliklerimizde hissettirmeyi başarır. Popüler sinema da bu insani tercihin farkında olarak, aksiyondan kıyamet filmlerine kadar nice türde farklı boyutlarda patlamayı sunar bize. Bond filmleri de tarihi boyunca dünyanın belli başlı ünlü binalarını havaya uçurmaya, ünlü şehirlerini yerle bir etmeye pek teşne olagelmiş. Hal böyle olunca Bond’un mimariye karşı savaşından dem vuran bir serginin ne kadar çok açılımı olabileceğini hayal etmek güç değil ve belki de tam da bu yüzden hayal kırıklığı yaratan bir sergi bu.

Sunta üzerine çakılmış koltuklarıyla mekanın çoğunu kaplayan gelip geçici pasaklı bir sinema salonu görüntüsü yaratılmış ve bir duvara boydan boya bir video yansıtılmış. Bu videoda 50 yıllık bond filmlerinden alınma patlama sahneleri arka arkaya kurgulanmış, kurgulanmış derken bir bütünleştirme çabası gözetilmiş değil, dizilmiş demek daha doğru. Çoğu sahne tam patlama anına denk geldiğinden patlayan mekanı bile adam akıllı görmemize olanak tanımıyor maalesef ve kısa sürede yorucu olmaya başlıyor. Ancak yıkılan venedik evi ile uzay üssü kaldı aklımda. Bond filmlerinden aklımda kalmış olan nice patlama ise bu videoda yer almamış, seçimler neye göre yapılmış bilemedim.

Bu patlama sahnelerini peşpeşe izlemek serginin adının da yönlendirmesi ile Bond’un hakkaten de mimariye bir kastı olduğunu düşündürebilir. Oysa filmlerin bütünü ele alındığında Bond’un hukuki, sosyal ve kültürel kurallardan muaf oluşu, tüm bu birikimin sanatsal göstergesi olan mimarinin sınırlarını hiçe sayması ile ifade ediliyor. Bond için mimari amaca giderken kullanılabileceği enstrümanları sağlayan bir arkaplan, ancak kraliçenin onuru mevzubahis olduğunda yıkılmasında beis görülmeyen bir teferruat. Yani Bond’un mimarinin karşısında değil üstünde olduğunu iddia etmek daha mümkün.

Video’ya eşlik eden 4 fotoğraf ise bir başka alemde geçiyor. Fotoğraflar sanatçının 2011’de Lefkoşa’da sergilenen “You can be a cop, a criminal, or a lawyer, when you are facing a loaded gun what’s the difference” adlı sergisinden alınmış.

Bu fotoğrafların bir polisiye romandan ya da bir B-movie’den alınmış gibi duran tumturaklı isimleri izleyicinin zihninde belli bir senaryoyu canlandırabilme imkanına sahipler. Ancak fotoğraflar konu aldıkları figürlerden gayri canlılığı reddeden son derece kontrollü mizansenlerde çekilmiş olduğu için canlanmaya başlayan bu hikayeler imgelerin kapalılığı karşısında donup kalıyorlar. İki adım ötedeki Bond videosuna eşlik eden ses ise o kadar cılız ki bu imgeleri sarmalaması mümkün olmuyor. Velhasıl Bond’un ihtişamından nasiplenemeyen bu küçük suçlular, bir hangarda illegal bir alışverişi gerçekleştirirken, bir çatıda birbirlerine silah çekerken, kendilerini sebepsiz yere fazlaca ciddiye alıyorlar. Ucuz romanların okunduğu yaz öğlenlerinin rehavetinden, ucuz filmlerin izlendiği oturma odalarının dağınıklığından uzak, soğuk ve steril bu alemde çaresiz birer figüran gibiler ve belli ki tüm o mekanları patlatıp kendilerine bir yol açabilecek enerjiden ve iktidardan da yoksunlar.

Tabii “varolmayan filmlerden kareler”, çağdaş fotoğrafta başlıbaşına bir tür ve Cindy Sherman’dan Gregory Crewdson’a uzanan geniş bir yelpazede bu türün şahikalarını yaratan isimler var. Bu sergideki fotoğrafları Crewdson’unkiler ile karşılaştırmak haksızlık olur ama 2008’de sergilenen Selim Eyüboğlu ile Sevgi Ortaç’ın “Oda Arkadaşlarım” isimli sergisindeki fotoğrafların bunlardan çok daha başarılı olduğunu söylemek gerek.

f From the series Young Greek Photographers 2012

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: